ÖLÜ BİR DÜŞMAN YERİNE, DİRİ KÖLE BİR DÜŞMAN

Yazar: Musa Yıldız - Yazının Tarihi: 14 Haziran 2019 | 11 Şevval 1440 Cuma 21:36

‘Batı aklı’ (ABD, Avrupa) egemeni olmak istediği toprakların altında ölü bir düşmanın yatmasındansa, diri bir kölenin toprak üstünde efendisine hizmet etmesini daha çok istemekte ve bu isteğin işlev bulması anlamında plan, proje ve tuzaklar üzerinde ciddi çalışmalar ortaya koymaktadır. Buna karşın 21. Yüzyılın diğer güç sahipleri (Rusya, Çin, Japonya vs.) siyasi, sosyal, ekonomik ve anlamda farklı bir kutup yani doğu paktı olarak gün yüzüne çıkmaktadır. düzeninin(sözde) küresel güçleri, egemenliği yarışında aynı amacın taşıyıcılığını yapıyor ve hâkimiyet kurabildiğince ezen, öldüren, köleleştiren bir ahlakı temsil etmeye devam ediyor.

Bu stratejinin asıl sahibi günümüzde varlığını sürdüren küresel şer güçleri değil, kendisinin ateşten yaratıldığını söyleyerek babamız Âdem’den (aleyhi selam) daha üstün olduğunu iddia eden İblis’tir. Yaratıcısının emrine boyun eğmeyerek lanetlenmeyi hak eden İblis(şeytan), Rabbinden kendisine Âdemoğlunu yoldan çıkarmak için kıyamete kadar mühlet vermesini istedi. Rabbimiz de, İblis’e istediği mühleti verdi. Allah bizleri İslam fıtratı üzerine yaratıyor, İblis ise -doğrudan veya dolaylı olarak- bizleri cennete götürecek olan inançtan uzaklaştırmaya çalışıyor.

Allah-u telala, Âdem (aleyhi selam) babamızın İblis’ten daha üstün olduğunu, babamıza secde etmesini istemesiyle belirtmiş oluyor. Secde etmeyi kabul etmemesi üzerine Rabbimiz onu lanetliyor ve huzurundan kovuyor. Bu durum onu hem alçaltıyor hem de meleklerin karşısında rezil ve zelil duruma düşürüyor. Meleklerle de kalmıyor, Rabbimiz biz insanlara da onun rezil durumundan haber veriyor. İşte böylesi rezil bir varlığın Âdemoğluna besleyeceği nefretin, kinin ve kıskançlığın başka bir emsali olamaz. Evet, İblis Âdemoğlunun ne zaman öleceğiyle ilgilenmez. Onun ilgilendiği şey Âdemoğlunun ölümünden önceki hayat ölçüleri, yaşam tarzı ve ölüm şeklidir. İblis, yeraltında izzetiyle yaşamış ve izzetiyle ölmüş ölü Müslümanlar görmek yerine; yerüstünde farkında olmayarak küfre hizmet eden, dinini inkâr etmezse de günah bataklığına batmış diri Müslümanlar görmek istiyor. Yani hevasına köle olmuş diri Müslümanlar… Söz konusu stratejinin asıl sahibi İblis ise günümüz küresel şer güçlerinin de akıl hocası İblis’tir.

Ölü bir düşmanın yokluğu yerine, diri köle bir düşmanın varlığı onlar için tercih edilen bir durumdur. Fakat bildikleri ve rahatsız oldukları bir şey var ki; bu istekleri, teslimiyeti ve köleliği kabul edecek olan bireyler veya toplumlar için geçerlidir. Onlar, teslimiyeti ve köleliği kabul etmeyen veya etmeme ihtimali bulunanlar için ölümden başka bir çıkar yolun olmadığı kanaatindedirler. Bu sebepten dolayıdır ki; yeryüzünde haksızlıklar, ölümler, katliamlar durmak bilmeden devam ediyor. Şer güçler, çirkin emellerini gerçekleştirmek uğruna amaca giden yolda her şeyi mubah görmüş; onların bu çirkin emellerine karşı olduklarını dile getiren veya bu karşıtlığı fiili olarak ortaya koymaya çalışan herkesi çocuk, kadın, yaşlı demeden öldürmüş ve öldürmeye de devam etmektedir.

Düşmana karşı en etkili egemenlik stratejisi, silahsız olarak onu ikna etme stratejisidir. Çünkü silah zoruyla alt edilen toplumlar, zamanı geldiğinde başkaldırma eylemlerine başlayacak; kendilerinden silah zoruyla alınmış olan egemenliği tekrar geri almak için mücadeleye girişeceklerdir. Fakat egemen olmak istediğiniz toplumu, kendilerine karşı bir olmadığınız konusunda ikna edebilirseniz veya her anlamda onlardan üstün olduğunuza psikolojik olarak inandırabilirseniz; o toplumun size karşı bir başkaldırma eylemi ihtiyacında hissetmesi pek de kolay olmayacaktır. Böylece o toplum üzerindeki hâkimiyetiniz ya kalıcı ya da uzun süreçli olacaktır. Nitekim İbn-i Haldun bu konuda şöyle söylemektedir: “Mağlup olmuş kavimler şair, giyim-kuşam ve tuttukları hususunda daima galip gelen kavimleri ve yöneticileri takip ederler. Bunun sebebi ise mağlup olan kimsenin galip gelen kimsenin üstünlüğüne inanması ve boyun eğmesidir.” (Mukaddime 1/283)

Evet, dünün düşmanlık pratikleri ile bu günün düşmanlık pratikleri hiç de birbirine benzemiyor. Geçmişten günümüze duygular değişmemiş olsa da araç ve gereçler sürekli olarak değişmiştir. Sömürme, katletme, kıyımdan geçirme ve işkence etme; aç gözlülüğün duygu tezahürüdür. Bu duygu dün kılıçlarla, fillerle ve oklarla tezahür bulurken; bu gün ise silahlarla, tanklarla ve uçaklarıyla tezahür buluyor. Peki, günümüzde sadece bu kadarıyla mı tezahür buluyor? Elbette hayır! Bakınız ikinci dünya savaşı sonrasında başlayan , kendi stratejisini geliştirdi. Kitle iletişim araçları, psikolojik üstünlüğü sağlama anlamında soğuk savaşın temel dinamiklerini oluşturdu. Artık devletler yüksek maliyet gerektiren stratejilerini en son çare olarak kullanmaya başladı.

Akıl ve demir gücünün stratejik olarak ne seviyeye geldiğini anlamamız açısından Amerikalı Ekonomist John Perkins’in “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları” adlı kitabından şu paragrafları aktarmak istiyorum: “Kendi otomobilini üretemeyen ülkeye borç verip otobanlar yaptırırız; sonra onlara arabalarımızı satarız. Sonra bankalarını satın alırız. O bankalardan halka ucuz krediler verip daha çok araba almalarını sağlarız. Böylece verdiğimiz o krediyi arabamızı satarak geri alırız, hem de faiziyle. O ülkeye dünya bankası ya da kardeş kurumlardan kredi ayarlarız. Ayarlanan kredi asla o ülkenin hazinesine girmez; o ülkede proje yapan bizim şirketlerimizin kasasına girer. Enerji santralleri, sanayi alanları, limanlar, dev havayolları yapılır; aslında insanların işine yaramayan bir yığın beton. Bizim şirketlerimiz kazanır, o ülkedeki birileri de nemalandırılır. Toplum bu düzenekten hiçbir şey kazanamaz ama ülke büyük bir borcun altına sokulmuş olur. Bu o kadar büyük bir borçtur ki, ödenmesi imkânsızdır. Plan böyle işler. Sonunda ekonomik danışmanlar tetikçiler olarak gider onlara deriz ki: “Bize büyük borcunuz var, ödeyemiyorsunuz…” O zaman petrolünüzü satın, doğal gazınızı bize verin, askeri üslerimize yer gösterin, askerlerinizi birliklerimize destek olmaları için savaştığımız bölgelere gönderin, Birleşmiş Milletlerde bizim için oy verin! Elektrik, su, kanalizasyon sistemlerini özelleştirin. Onları Amerikan şirketlerine ya da diğer çok uluslu şirketlere satın. Sosyal hizmetleri, teknik sistemleri, eğitim kurumlarını, sağlık kurumlarını hatta adli sistemleri ele geçiririz.”

Egemenlik yarışının küresel aktörleri, süper güç olma yolunda sömürgeyi sistematik bir boyuta ulaştırmış, John Perkins’in de yukarıda belitmiş olduğu hususlarda hâkimiyet oluşturmuş ve halkları devletlerin diplomasisi üzerinden köleleştirme yarışına girmişlerdir. Köleleştirme operasyonlarını öncelikli olarak devlet bazında siyasal, ekonomik ve askeri anlamda kendisine bağlayarak yapıyor çünkü halklara ulaşmanın yolu, onları yöneten devletlerden geçer. Küresel güçler, bir devletin eğitim kurumlarında, sosyal hizmetlerinde ve sağlık kurumlarında yetki sahibi olurlarsa; halkların akıllarını ve gönüllerini kendi güdümlerine almaları kolay olacaktır. Bununla birlikte devletlerin bütün hizmetlerini bu şüphe ile değerlendirmemeli fakat bunu gözden kaçıracak kadar da basiretsiz olmamalıyız.

Konuya başka bir yazıda devam edeceğim in şaa Allah.

Yazan: Musa Yıldız

Yorum Yazın

UYARI: Hakaret içeren ve imla kurallarına dikkat edilmeden yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.