Whatsapp numaramız:+90 530 368 46 36
HESABIM
Üye Ol

ILIMLI İSLAM PROJESİ (Ölü Bir Düşman Yerine, Diri Köle Bir Düşman-2)

Yazar: Musa Yıldız - Yazının Tarihi: 19 Haziran 2019 | 16 Şevval 1440 Çarşamba 20:29

Küresel güçlerin(kâfirler) son yüzyıl içerisindeki dünya egemenliği hırsı, her geçen gün daha da artmakta; bu hırs uğruna ortaya koymuş oldukları yüksek tempodaki mücadeleleri, amaca giden yoldaki yöntemlerin çeşitliliğini artırmış ve kazanım elde edebileceklerini düşündükleri fikirlere, ideolojilere, araç-gereçlere ciddi yatırımlar yapmışlardır. Bir önceki yazımda da ifade etmiş olduğum gibi: “Düşmana karşı en etkili egemenlik stratejisi, silahsız olarak onu ikna etme stratejisidir. Çünkü silah zoruyla alt edilen toplumlar, zamanı geldiğinde başkaldırma eylemlerine başlayacak; kendilerinden silah zoruyla alınmış olan egemenliği tekrar geri almak için mücadeleye girişeceklerdir. Fakat egemen olmak istediğiniz toplumu, kendilerine karşı bir olmadığınız konusunda ikna edebilirseniz veya her anlamda onlardan üstün olduğunuza psikolojik olarak inandırabilirseniz; o toplumun size karşı bir başkaldırma eylemi ihtiyacında hissetmesi pek de kolay olmayacaktır.” Mesela; doğrudan İslam’a savaş açmak yerine, dolaylı olarak içini boşaltma operasyonuna girişmek…

Bizleri demirin gücüyle yenemeyeceklerini anlayan ehli küfür, inancımız hususunda bizleri boşluğa düşürmeye çalışıyor. Çünkü biz Müslümanları harekete geçiren uyarıcı fikir, iman etmiş olduğumuz kitap Kur’an ve onun elçiliğini yapan Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve selem) sahih sünnetidir. Evet, küfür bizleri kendisine köle olarak satın almasına engel olan bir inanca suikast yapmaya çalışıyor. Öyle bir inanç ki; o inancın mensubu olunduğunda isim olarak inanan kişiye “Müslüman” deniliyor. “Müslüman” kavramının anlamı ise ‘teslim olmuş kimse’ anlamındadır. Şimdi düşünelim bakalım; âlemlerin Rabbi olan ’a teslim olduğunu söyleyen ve bu söyleminde samimi olan kişi hiç ehli küfre, yani ’ı inkâr eden kâfirlere karşı teslimiyet gösterebilir mi? Elbette hayır! İşte tam da bundan dolayı küfür yeni projeler üzerinde çalıştı ve son yüz yılın en etkili projelerinden birini devreye koydu. Geliştirdiği projenin adı: “Ilımlı İslam Projesi”…

(rahmetullahi aleyh) şöyle demektedir:

“… İslam âlemi, geçen üç asır boyunca, önceleri yavaş [yavaş] başlayan, ondan sonra hızı artan bir değişime/dönüşüme şahit olur. Yirminci yüzyılın ilk yarı dönemine girildiğinde ise bu zirvesine ulaşır ve batıyı taklit etme yolu iyice azmanlaşır. Öyle ki [bu hale ibret nazarıyla] bakan kişi ilk vehlede, bu azgın selin karşısında durmanın mümkün olmadığını ve onun karşısına çıkma çabasının adeta beyhude bir çaba veya açık bir intihar olacağını sanır. Söz konusu bu savaşı ise üç aşamada yaşanır:

Birinci aşama: Batı ile Doğunun, savaş meydanında karşılaşmasıdır.

İkinci aşama: Batı ile Doğu arasında fikir, kültür ve din gibi alanlarda yaşanan çatışmadır.

Üçüncü aşama: Bizzat Doğu’nun çocukları arasında fikir, din ve siyaset gibi alanlarda yaşanan çatışmadır.” (1)

Şehit (inşallah) Abdullah Azzam’ın (rahimehullah) ifade etmiş olduğu birinci aşama konusu, bir önceki yazıda da belirttiğim gibi küresel güçlerin genellikle son aşama olarak başvurduğu bir durumdur. Tabi, her ne kadar son aşama dersek de küresel şer acil kazanım gerektiren durumlarda genellikle uzun süreçli değişim stratejilerini elinin tersiyle iterek katliamlara başvuruyor. Böylece hiçbir alanı boş bırakmamış oluyor. Aciliyet söz konusu olduğu durumlarda silaha, aciliyet söz konusu olmayacağını düşündüğü durumlarda ise uzun süreçli asimilasyon stratejilerine başvuruyor.

Ilımlı İslam Projesi, Şehit (inşallah) Abdullah Azzam’ın söz konusu yaptığı ikinci ve üçüncü maddelerin neticesidir. Batıdaki adam fikir, kültür ve din konusundaki farklılığına küresel bir boyut kazandırmak istiyor. Bunu da başka toplumların fikrine, kültürüne ve dinine savaş açarak yapıyor. Sömürü düzeninin sahiplerinden, sömürüyü zillet olarak gören bir dine karşı hoşgörülü olmalarını beklemiyoruz. Çünkü zillete karşı olan bir inanç sistemi, izzeti aramaya yöneltir. İzzet ise kalemin ve demirin gücüyle kazanılır; kalem ve demir(cihat) de teslim olmuş bir kalbin imanından beslenir.

Söz konusu projenin amacı namazını kılan, orucunu tutan, hac yapan, etliye-sütlüye karışmayan kendi halinde bir Müslüman modeli ortaya çıkarmak. Ha bir de zekâtını veren bir Müslüman olmalı! En azından toplumsal ekonomi biraz eşitlenmiş olur. Böylece kapitalistlerin çarkı sıkıntısız bir şekilde dönmüş olur! Onlar İslam’ı dört duvar arasına, mescitlere, vicdanlara hapsetmek istiyorlar. Onlar İslam’ı yönetimde, siyasette, ekonomide, sosyal hayat yaşantısında görmek istemiyorlar. Aksine onlar sömürgeye sesini çıkarmayan, her alanda köleliği kabul eden, sol yanağından bir tokat yediğinde; sağ yanağını da gösterecek bir Müslüman modeli istiyorlar.

“Bu son yüz yılda küfrün ve küfürle beraber ümmet-i Muhammed’in üzerinde otorite kurmaya çalışan ’ın içinden yetişmiş siyasetçilerin ortak bir görüntüyle ya da incelemeyle tahlil edildiklerinde ortaya çıkan sonuçları şudur: İslam’ı kendi inançları veya uydurdukları yalanlarıyla boyayarak bulanık bir İslam üretmeye çalışmışlardır. Ve bu bulanık İslam projesi de ne yazık ki maya tutar gibi olmuştur. Allah’ın dinine elbette ve elbette hiçbir tağut, hiçbir sistem son şekli veremeyecek; Allah son şeklini verdi. İslam bellidir. Kıyamete kadar Kur’an’ıyla beraber kalacaktır.

Ama şehitlik mefhumuyla oynadılar, cihat mefhumu ile oynadılar, sadaka mefhumu ile oynadılar, ibadet mefhumu ile oynadılar, kadınla oynadılar, aileyle oynadılar, mefhumu ile oynadılar. Her şeyin başı olan halifeyi kaldırdılar. Yüz sene sonra halifeyi bir konferansta bile konuşmaya gerek olmayacak kadar köşede bucakta kalmış bir konu haline getirdiler. Bütün bunlar kâfirlerin renklerini vermeye çalıştıkları bir İslam modeli, bir İslam projesi olarak uygulandı.” (2)

Evet, biz Müslümanlardan teslim olmamızı, yer altı ve yerüstü zenginliklerimizi gasp etmelerine izin vermemizi, yönetim sistemlerimizde onlara tasarruf hakkı vermemizi yani tümüyle her anlamda sömürmelerine rıza göstermemizi istiyorlar. Onlar buna rıza ararken, Rabbimiz bizlere Hz. İbrahim’den (a.s) örnek vererek diyor ki: “Hani ona Rabbi (benim emrime) teslim ol! buyurmuş, o da alemlerin Rabbine teslim oldum! demişti. İbrahim, bunu kendi oğullarına da vasiyet etti. Yakup da öyle: “Oğullarım! Allah, sizin için bu dini (İslam’ı) seçti. Siz de ancak Müslümanlar olarak ölün” dedi. (Bakara,131-132) Müslüman olmak demek kelime anlamı itibarıyla teslim olmak demektir. İbrahim’i bir teslimiyet ile ateşe atlamaktan çekinmemek, oğlunu Allah’a kurban edebilme cesaretine sahip olabilmektir. Yani âlemlerin Rabbi olan Allah’a emirlerinde teslim olmaktır. “Hayır, öyle değil! Kim iyilik yaparak kendini Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı Rabbinin katındadır. Artık onlara ne bir korku ne de üzüntü vardır.” (Bakara,112) Korkunun ve hüznün ebediyen olmayacağı teslimiyet, yaratılmışlara sunulan teslimiyet ile değil; yaratılmışları yaratan Rabbe sunulan teslimiyet ile mümkündür.

“…Allah sizin için bu dini seçti ve siz ancak Müslümanlar (olarak) ölün.” (Bakara,132)

Durum böyleyken; bir Müslüman için iman ettiği Rabbi dışında teslimiyet gösterebileceği hiçbir inanç, ideoloji ve şahıs(ilah) yoktur. Bir Müslümanın sosyal hayatına kim veya ne hâkim olmuşsa, o kişi veya şey o Müslümanın ilahı olma adaylığını ortaya koymuş demektir. Bizden sadece namazı kılmamızı, Kur’an’ı okumamızı, orucu tutmamızı, hacca gitmemizi yani İslam’ı yalnızca camilere, evlere ve vicdanlara hapsetmemizi istiyorlar. İslam’ı, sosyal hayatımızın bütününe hâkim olan bir inanç sistemi olarak değil; sosyal hayatımızın dışında olup yalnızca taziyelerde veya özel günler olduğu söylenen günlerde hâkim olan bir inanç sistemi olarak görmek istiyorlar.

“Sana da kitabı ondan önce olanı tasdik edici ve koruyucu olarak indirdik, öyleyse onların arasında onunla hükmet ve sana Hak olandan geleni uygulamayı bırakıp sakın onların hevasına uyma. Sizden her biriniz için -ayrı- bir şeriat ve yol koyduk. Eğer Allah dileseydi sizleri tek bir ümmet kılardı, fakat o size verdiğinden sizi sınamak istiyor. Öyleyse siz de hayırlarda yarışınız. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, sonra hepinize hakkında ihtilaf etmiş olduğunuzu size yeniden bildirecektir.

Onların arasında Allah’ın indirdiğiyle hükmet onların hevasına uyma, onların sana indirilenin bazısından seni fitneye kaptırarak saptırmalarından da kendini sakın! Eğer onlar (bundan) yüz çevirirlerse, bil ki Allah onların günahlarının bazısıyla onlara (azabını) dokunduracak. Gerçek şu ki; insanların çoğu fasıklardır.
Cahiliye hükmünü mü arzuluyorlar, gerçekten iman eden bir kavim için kim Allah’tan daha iyi hüküm verebilir.” (Maide, 48-50)

İslam’ın hükümlerini ticarette, siyasette veya sosyal hayatta görmek yerine; camilerde, vicdanlarda ve özel günlerde olduğunu görmek küresel şer güçlerini kısmen de olsa razı edecektir. Mesela; İslam hukukunun hâkim olduğu bir ticarette faiz ve aldatma -söz konusu bile- olmayacağından dolayı onlar için tersyüz olabilir. Bir Müslüman kendi inancı gereği ne faize ne de aldatmaya göz yumabilir. Bakınız faizin dinimizde haram olmasının birçok hikmeti vardır. Bunlardan birkaçını burada belirtmek istiyorum ki; böylece düşmanlarımızın neden şeriatı yönetimde görmek istemediklerini ve buna karşın neden ılımlı İslam’ı görmek istediklerini daha iyi anlayalım:

a) “Faiz karşılığı olmayan haksız mal iktisabıdır.
b) Faiz yoluyla kapitalistlerin sayısı artacak, bunlar büyük bir güç odağı haline gelecek, zamanla ekonomiden idareye her şeyi kendi çıkarları doğrultusunda kontrol altına almış olacaklardır.
c) Kaynakların tam olarak kullanımı engellendiğinden fakirliğe ve işsizliğe sebep olacaktır.
d) Faiz, âtıl bir sınıfın oluşmasına zemin hazırlayan bir muameledir. Bu durum ise netice itibariyle temel üretim faktörü olan emeğin piyasadan çekilmesi anlamına gelmektedir.
e) Faizlerin yükselmesi, bunun maliyete yüklenmesine bu da daha fazla pahalılığa yol açacaktır.
f) Faizli muamelelerin yaygınlaştığı toplumlarda kardeşlik ve yardımlaşma duyguları ölmekte, toplumun farklı kesimleri arasında karşılıklı kötü duygular egemen olmakta, bu da zengin fakir arasında sınıf çatışmasına yol açabilmektedir.
g) Faiz, ekonominin tabii akışına engel olmaktır.
h) Dış borçların faizleri, kalkınmakta olan ülkelerin daha çabuk kalkınmalarını engellemektedir.
i) Esasen borçlanma ihtiyacı yokluktan doğmakta, varlıklı fertler veya toplumlar yoksullara borç vermektedir. Bu itibarla anapara üzerine bir de faizin yüklenmesi dar gelirinin durumunu daha da çekilmez hale getirmektedir.
j) Faizli krediyle çalışan iktisadi kuruluşlar, eşit imkân ve şartlara sahip olmaları nedeniyle diğerleriyle rekabet etmekte zorlanmakta, hatta çoğu kez bu rekabet hiç mümkün olmamaktadır. Bu durumdan özellikle yatırımını kısa sürede kâra geçiremeyen işletmeler zarar görmekte, dolasıyla bu sistem kısa vadeli yüksek kârlı alanlarda yatırımı hızlandırıp küçük işletmeleri ve esnafı mağdur etmektedir. Günümüzde bu sebeple çok sayıda kapanan işyerleri, satılan fabrika, iflas eden büyük işletme ve şirketler bulunmaktadır.
k) Nihayet faiz, devlet ve toplumları çökerten ve tarih sahnesinde silinmesine neden olabilmektedir.” (3)

Şimdi düşmanlarımızın neden şeriatı yönetim sistemi olarak görmek istemedikleri daha iyi anlamış bulunmaktayız. Bir ülkede faizin yaygın olması demek, bu yol ile kapitalist bir kesimin oluşmasını ve devlet bazında güç kazanıp yönetimde söz sahibi olmasını sağlamak demektir. Bu durum ise günümüz halkı Müslüman olan devletlerin, küresel şer güçlerinin güdümünde şekillenmesine yol açacaktır. Nitekim günümüzde olduğu gibi…

Sömürü düzenlerinin sahiplerine karşı teslim olmak da nedir? Bakınız Rabbimiz değil bizden teslim olmamızı, onlara karşı sevgi beslememizi bile yasaklamıştır: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluğun; babaları, çocukları, kardeşleri veya kendi aşiretleri (soyları) olsalar bile, Allah’a ve elçisine başkaldıran kimselere sevgi ve dostluk beslediğini göremezsin.” (, 22)

Netice olarak bu dinin sahibi biz insanlar değiliz ki; kâfirlerin geliştirmiş oldukları projeler tam anlamıyla zafere ulaşsın. Bilakis bu dinin sahibi gökleri ve yerleri yaratan Allah’u tealadır. Bu sebepten dolayı bizim endişemiz, Allah’ın dininin hâkimiyeti endişesi değildir; bizim endişemiz o hâkimiyetin kiminle olacağıdır. Allah her hâlükârda dinini koruyor ve kıyamete kadar da koruyacaktır; önemine değinmek istediğim husus bizim bu işin neresinde olduğumuz ve olacağımızdır.

Kaynak:

1- (Küresel İslami Direniş Çağrısı-Ebu Musab es-Suri s.55)
2- (Bu Çağa Rapor, Nureddin Yıldız s.119)
3- (İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, sy.16, 2010, s.213-246 – Prof. Dr. Erturhan e. İslam Ticaret Hukukuna Vücut Veren Ahlaki Esaslar)

Yazan: Musa Yıldız

Yorum Yazın

UYARI: Hakaret içeren ve imla kurallarına dikkat edilmeden yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.