SOVYETLER BİRLİĞİ ÖRNEĞİ: (Hayatımızı Kim Tasarlıyor?)

Yazar: Musa Yıldız - Yazının Tarihi: 7 Kasım 2018 | 29 Safer 1440 Çarşamba 02:16

Umut, olmasını umduğumuz isteklerimizin akıl ve kalbin uzlaştığı zeminde bir güven duygusu olarak tezahür bulmasıdır. Bununla birlikte umut, mümkünlüğü söz konusu olamayacak durumların bir kavramı değildir.

Oluşması imkansız olduğu bilinen durumlara karşı umut beslenemez. Mesela bir insan “hiç ölmeyeceğimi umud ediyorum” diye bir söylemde bulunamaz. Bulunuyorsa demek ki kalbi ile uzlaşabilecek sağlam bir akla sahip değildir. Sağlam olmayan aklın uzlaşmasından da bahsedilemez.

Hayal, olmasını arzu ettiğimiz isteklerimizin akıl ve kalbin uzlaştığı veya sadece birinde kabul gördüğü zeminde tezahür bulmuş imgeleridir.

Hayalde akıl ve kalp uzlaşırsa arzu edilen durumun mümkünlük oranı artar; sadece kalpte kabul görürse mümkünlük oranı düşer veya imkansız olur. Mesela bir öğrenci tıp bölümünü kazanıp doktor olmayı hayal ediyor. Bu durumda kalp ve aklın uzlaşması çok da zor olmaz çünkü söz konusu durumun oluşması mümkün olduğundan dolayı gerçekleşme oranı yüksektir. Fakat bir öğrenci düşünün ki, okuduğu tıp bölümünde “ölümsüzlük ilacı” üzerine çalışmalar yapıyor ve bir gün herkesin ölümsüz olacağını hayal ediyor. Realitesi ölüm olan bu dünyada istenilen böylesi bir hayalin gerçekleşmesi mümkün müdür? Yaşadığımız dünyanın kanunlarına göre bu durum elbette mümkün değildir.

Hayalde kalp ve akıl uzlaşmalıdır veya sadece birinde kabul görecekse o da kalp olmalıdır. Bu iki durum dışında hayalde, akıl tek başına kabul göremez çünkü bir düşünceyi hayal olarak isimlendirebilmek için onun bir arzu niteliğinde olması gerekmektedir. Arzunun yeri kalptir; yani bir düşüncede kalp, akla eşlik etmiyorsa ona hayal diyemeyiz. Yukarıda verdiğimiz örnekte bir öğrenci doktor olmak istiyor bu bir arzudur. Kalp bunu arzu ediyor, akıl da bunu destekliyor. Bu kötü bir şey de olabilir: bir eşinin ölümünü arzu ederek ondan kalacak mirasa sahip olup başka bir erkek ile evlenmeyi de hayal edebilir. Gördüğünüz gibi olumlu(iyi) ve olumsuz(kötü) durumlarda müşterek nokta arzudur.

Bazı durumlar vardır ki imkansız olarak gözükür fakat hayal dünyası insana onu gerçekleştirmesi için telkinde bulunur ve başarıya ulaşmasını sağlar. Ampulün, telefonun vb icatların keşfedilmesi gibi. Bu durum yukarıda belirttiğimiz: “Oluşması imkansız olduğu bilinen durumlara karşı umut beslenemez” gerçekliğini değiştirmez çünkü; bu icatları keşfeden insanlar bunun mümkün olduğuna inanarak çalışmalarını gerçekleştirdiler. Zaten inanç olmazsa, çaba da olmaz.

Mücadele, arzu edilen bir şeyin reel hayatta gerçekleşmesi için bedenin düşünceler, duygular vs komutu ile harekete geçmesidir. Bununla birlikte mücadele, sadece gerçek hayatta değil; aynı zamanda zihinde de gerçekleşebilir.

Mücadele, umut ve hayallerin gerçekleşmesindeki en büyük etkenlerden biridir. Akıl ve kalbin üzerinde uzlaştığı umut ve hayallerin, gerçekleşmesi; bir anlamda ne kadar mücadele edildiğine bağlıdır. Mücadelesi olmayan umut ve hayallerin, istenilen amaçlara ulaştırması uzak bir ihtimaldir.

Umut ve hayallerde kalbe eşlik edecek sağlam ve sağlıklı bir akıl yok ise umut ve hayallerin ortaya çıkaracağı şey; içi boşaltılmış söylemler olacaktır. İçi boşaltılmış söylemler ise mücadele kavramının en büyük düşmanıdır çünkü; harekete geçirmeyen düşünceler mücadele ruhunu öldürür.

Evet umut, hayal ve mücadele kavramlarının en önemli ortak noktası: istek, arzu ve temenni duygularıdır. Peki, buraya kadar her şey güzel fakat bir soru: Bu istek, arzu ve temenniler nereden geliyor ve nasıl oluşuyor? Bunun cevabı psikolojik olarak, biyolojik olarak veya fizyolojik vs olarak uzun uzun açıklanabilir fakat ben dikkatleri farklı bir noktaya çekmek istiyorum: Üzerinde konuştuğumuz bu kavramlara islami bir perspektif kazandırarak “istek, arzu ve temennilerin nereden geldiğini ve hayatımızı kim tasarlıyor?” sorusuna cevap bulmak istiyorum.

İnsanda bir şeyi isteme arzusu oluşabilmesi için isteme arzusunu oluşturacak bir bilgiye ihtiyaç vardır. Bu bilgi genellikle iyi veya kötü nitelikte akıl ve kalbe gelir. Herkes için iyinin veya kötünün ölçüsü aynı olmayabilir fakat biz İslam’ı ölçü olarak kabul ettiğimizden dolayı bu perspektiften değerlendirme yapmak istiyoruz.

Allah’u teala buyuruyor ki: “Kimine hidayet verdi, kimi de sapıklığı hak etti. Çünkü bunlar, Allah’ı bırakıp şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru yolda saymaktadırlar. (Araf süresi 30)

Yani Rabbimiz kalbe bir hidayet bilgisi verirken, şeytan da kalbe vesvesesi ile delalet bilgisi düşürür. Allah’ın hidayet bilgisine ittiba edenler hidayete, şeytanın vesvesesine kulak verenler ise delalete düşer. Bununla birlikte bilmeliyiz ki her şey Allah’u tealanın kontrolünde gerçekleşir.

Evet isteği, arzuyu ve temenniyi meydana çıkaran şeyin bilgi olduğunu, bu bilginin de iki kaynaktan geldiğini ve nasıl geldiğini öğrenmekle beraber; her şeyin Allah’ın kontrolünde gerçekleştiğini de öğrenmiş olduk.

Peki hayatımızı tasarlayan kimdir?

İmam Şafii: “Üzülme, her şeyi tasarlayan Allah’tır” diyor. Rabbimiz bazen kalbimize şiddetli bir arzu düşürür ve biz onun gerçekleşmesi için her şeyi yaparız fakat onu gerçekleştirmeye güç yettiremeyiz. Madem Rabbimiz nasip etmeyecek, peki neden içimize o arzuyu veriyor? Cevabı basit: imtihan. Rabbimiz: “iman ettik demekle bırakılıverileceğinizi mi zannediyorsunuz” diye buyuruyor. İman ettim demek bir iddiadır ve bu iddiayı kanıtlamak zorundasınız, bu da imtihan ile mümkündür. Arzu ettiğimiz şey bizim için hayırlı olmadığından dolayı Rabbimiz nasip etmemiş de olabilir ya da işlediğimiz günahlar sebebiyle biz haketmişizdir. Allah en iyisini bilendir.

Umutlar ve hayaller gerçekleşme anlamında her zaman için mücadeleyi gerektirir. Rabbimiz kalbimize bir arzu düşürür ve onu gerçekleştirmeyi çabamıza ve samimiyetimize bağlı kılar. Onun merhameti ve adaleti ile o şey bize nasip olmuş olur.

olarak gerçekleşmesini umduğumuz umutlarımız ve hayallerimiz vardır. Biliyorsunuz ki, yaşadığımız şu dünyada en ucuz Müslümanların kanıdır. Bütün oyun, entrika, ve projeler üzerinde oynanmaktadır. Suriye”de, Yemen’de, Irak’da, İran’da, Afganistan’da, ’da, ’da yani doğudan batıya, batıdan doğuya; güneyden kuzeye, kuzeyden güneye zulüm, bütün Müslümanları kuşatmış durumda. Ve maalesef biz halen süper güç safsataları ile umutsuzluk çukurunu kazmış; bir rüzgar ile çukurda düşebilecek vaziyetteyiz.

Tabi o çukura düşmeye hiç de niyetimiz yok!

Şimdi size öyle bir örnek vereceğim ki, umutlarınız yeşerecek ve umutsuzluk çukuruna kendinizi değil; başarıya ulaşmanızı engelleyen ön yargılarınızı gömeceksiniz. Mücadele etmeniz halinde umut ve hayallerinizin sizlere neleri kazandırabileceğini öngörünüz ile çok daha iyi anlayacaksınız.

1979 yılında dünyanın en büyük süper gücü olarak nitelendirilen emperyalist Sovyetler Birliği (SSCB), Afganistan topraklarını işgal etti. Kendi zamanının en büyük süper güçlerinden olan Sovyetler Birliği, 10 yıl boyunca Afganistan’ı işgal etme çabası ile kendisine engel olmaya çalışanlar ile savaştı. Ruslara geçit vermeyen kahramanlar, zillete karşı ayaklanarak nefislerini Rablerine cennet karşılığında ticarete sunan Mücahitlerdi.

Şimdi düşünün; bir tarafta askeriyle, ekonomisiyle, o zamanın son model silahlarıyla yani hem kara kuvvetleri hem hava kuvvetleri hem de deniz kuvvetleriyle bütün devletlere meydan okuyan kominist Sovyetler Birliği; diğer tarafta ise ekonomisi, son model silahı, hava kuvveti, deniz kuvveti olmayan bir avuç Mücahid…

Ne mi oldu? Sovyetler Birliği 10 yıl boyunca Afganistan’da Mücahidler ile savaştı fakat istediği neticeyi alamamakla beraber bittikten iki yıl sonra 10 yılık savaşın sonucu olan ekonomik kriz ile paramparça olarak tarihin çöplüğüne hapsoldu.

Umut, hayal ve mücadele kavramlarını anlamak istiyorsanız Afganistan Cihadını okumanızı, Abdullah Azam’ı (rh) tanımanızı, Molla Ömer’i tanımanızı tavsiye ederim. Çünkü onlar imkansız olarak görülen şeyi başarabileceklerine iman ettiler ve Allah onlara zaferi nasip etti.

Onlar zaferden değil, seferden sorumlu oldukları bilinci ile umut ve hayallerini gerçekleştirme uğruna mücadele ettiler. En büyük umut ve hayalleri Allah’ın adını yücelterek onun rızasını kazanmaktı. Onlar her şeyi tasarlayanın Allah olduğunu çok biliyorlardı.

Allah onlara önceden: “Nice az topluluklar vardır ki, Allah’ın izni ile nice çok topluluklara galip gelmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir” (Bakara 249) diye bir bilgi vermişti. Onlar da bu bilgi doğrultusunda imkansız olarak görünen şeyi başarabileceklerine inandırlar ve mücadele edip zafer ile şereflendiler.

Ve netice olarak Sovyetler Birliğinin durumu tam da Allah’u tealanın ifade ettiği gibi netice buldu. Rabbimiz: “Şüphe yok ki, inkâr edenler mallarını (insanları) Allah yolundan alıkoymak için harcarlar ve harcayacaklardır. Sonra bu mallar onlara bir iç acısı olacak, sonra da yenilgiye uğrayacaklardır. İnkâr edenler toplanıp cehenneme sürüleceklerdir” buyuruyor.

“Afganistan savaşı bitti, ABD kaybetti” diyen Uzmanı Thomas Joscelyn yazısında: “ABD artık Taliban’ı mağlup etmeye çalışmıyor. Bunun yerine Afganistan’dan çıkmak için bir yol arıyor. Taliban bunu biliyor ve ABD’nin çekilmesi sürecinin şartlarını dikte etmekten memnun” dedi. Yani Afganistan, süper güçlerin sınıfta kaldığı bir mücadele meydanıdır. Sovyetlerden sonra ABD Afganistana girdi ve netice olarak onlar da bu anlamda sınıfta kaldılar.

İşte kardeşlerim umutlarımız ve hayallerimiz için mücadele etmekten asla vazgeçmeyelim. Bununla beraber Rabbimizden yardım dileyelim çünkü; başarı ancak Allah’tandır.

Ve şunu bilmeliyiz ki, umut ve hayallerimiz anlamında sefersiz bir zafer beklentimiz yoktur.

Musa Yıldız

Bir Yorum Yazın