Obama’nın içindeki ‘emperyalizmin açtığı yara’

fetih medya
Fetih Medya
Fetih Medya Haber Merkezi
⌚Haberin Tarihi: 27 Temmuz 2018 | 14 Zilkade 1439 Cuma 17:38

Emir Tahiri

Ben Rhodes’ın ‘Olduğu Gibi Dünya’ isimli biyografi türündeki kitabı, Ernest Hemingway’ın ‘Yaşlı Adam ve Deniz’ adlı kitabından alıntılanan “Denizde kimse yalnız değildir” cümlesiyle başlıyor. Eski Başkanı Barack Obama’nın Ulusal Danışmanı Yardımcısı olan Ben Rhodes, 480 sayfalık kitabında, bir adamın deniz kenarındaki yürüyüşünü kaleme alıyor. Bu adam, Rhodes’un yaklaşık on yıl birlikte çalıştığı ve ABD’nin Illinois eyaletinin bir senatörüyken Amerika Birleşik Devletleri’nin Başkanı olan Barack Hüseyin Obama’dır.

Barack Obama’nın ilk dönemindeki başkanlık seçim kampanyasında çeşitli görevler üstlenen Ben Rhodes’un daha sonra yıldızı parlayınca Obama’nın metin yazarı oldu. Ardından Ulusal Güvenlik Danışmanı Yardımcılığı’na getirildi. Bu görev ona Beyaz Saray’ın sırlarını öğrenmesi için verilebilecek nadide bir fırsattı. Bu fırsat, Rhodes’a başrol oyuncusu Barack Obama olan bir açık hava sahnesinin izleyicisi olma imkanı sundu.

Rhodes, kamu görevlisi birçok arasında yaygın olan kibirli tavrına rağmen ilginç bir anlatım sunuyor.

Rhodes’un, gerçek Obama’yla tanışması uzun sürmemiş. Gerçek Obama, algının çoğunlukla gerçeklikten daha önemli olduğu bir siyasi sistem içerisinde nasıl hayatta kalacağını hatta nasıl gelişeceğini bilen Amerikan çelişkilerinin yapay bir ürünüydü. Kim olduğunuz ve neye inandığınız önemli değildi. Önemli olan insanların sizi nasıl gördüğü ve fikirlerinizi nasıl pazarlayabildiğinizdi.

Rhodes kitabında, “Obama’nın dili samimi, politikaları ise ahlaki gibi görünüyordu” şeklinde bir cümle kuruyor. Burada, ‘görünüyordu’ ifadesinin altını çizmeliyiz. Bununla birlikte Rhodes, Obama’nın önde gelen danışmanlarından birinin, dış politikadaki cehaletinden duyduğu endişeyi aktardığı bir sohbetinden bahsediyor. Bu sohbette danışman etrafını çevreleyen gençlere “Dış politikanın farkında olan kimse yok” diyerek, bu cahilliğin hiç de azımsanacak boyutta olmadığını söylüyor. Ancak Rhodes, bu konuda endişeye kapılmıyor. Bunu kitabında, “Bir olsun istedim” ifadeleriyle aktarıyor ve “ABD’nin bir lidere ihtiyacı olduğu zamanlardı. Amerikalı seçmenler bir Başkan seçtiklerini düşünüyorlardı” şeklinde devam ediyor.

Obama’nın yapay çekiciliğinden başka hiçbir şeyi olmadığı için Rhodes hayatındaki ‘çelişkileri’ entelektüel bir maske ile gizlemeye çalışmış. Obama’nın bir zamanlar ABD kolonisi olan Hawaii’de doğduğunu hatırlatan Rhodes, bu yüzden Obama’nın içinde ‘emperyalizmin açtığı bir yara’ taşıdığını söylüyor. Obama’nın babası, Kenya’da İngilizlerin eski sömürgelerinden Lou kabilesinden bir Müslümandı. Kenya’nın bağımsızlığını ilan etmesinin ardından Lou kabilesi daha büyük olan Kikuyu kabilesi tarafından aşağılanmalara maruz kaldı. Bununla birlikte, Obama’nın kayınvalidesi, Obama’nın çocukluk ve gençlik yıllarını geçirdiği Hollanda’nın emperyalizminden muzdarip bir ülke olan Endonezyalı bir Müslümandı. Rhodes’a göre, Obama’nın bu çeşitli kimliklerle olan bağı ona ‘dünyaya farklı bir açıdan bakma yeteneği’ veriyordu.

Rhodes şöyle devam ediyor:

“Onun nesi farklıydı biliyor musunuz? Görüşleri, ABD hükümetinin mutlak görüşlerini yansıtmıyordu. Bir başka deyişle ABD hükümetini temsil etmesi için seçilen kişi, hükümetle aynı görüşleri paylaşmıyordu. Kendi yolunda yürüyen bir adamdı ve istediğini yapabilen özgür bir ruha sahipti. Fakat biz istediğini yapamayacağını biliyorduk. Çünkü ABD , özellikle Temsilciler Meclisi ve Senato ona izin vermeyecekti.”

Peki o ne yaptı? Rhodes bu soruyu şöyle yanıtlıyor:

“ABD dış politikasını yeniden yönlendirmek için konuşmalar yaptı. Obama hükümetinin Dışişleri Bakanlığı görevini yürüten ve eski rakibi olan Hillary Clinton’ın, bu durumu “Obama ne zaman bir konuşma yapsa kriz çıktı” cümlesiyle daha açık bir şekilde ifade ettiğini söyleyen Rhodes, Obama’nın bu konuşmaların çoğunda ele aldığı konularla ilgili bilgi almak yerine internette yaptığı aramalardan derlediklerini kullandığını belirtiyor.

Rhodes, Obama’nın başkanlığın ilk dönemlerinde ‘sorunların Arap dünyasında yoğunlaştığını’ ve bu konuda bir şeyler yapma kararı aldığından bahsettiğini aktarıyor. Bu ‘şey’, Obama’nın Müslümanları onure etmeyi amaçlayan bir konuşma yapmak, fakat bununla birlikte Müslümanlardan eski Başkan George W. Bush’un ‘Irak’ı özgürleştirmesi’ sonrasında uygulamaya koyduğu Büyük Ortadoğu Ajandası’nı onaylamalarını talep etmek üzere Kahire’ye yaptığı büyük ziyaretti.

Bush ile Obama arasındaki fark, George W. Bush’un Jefferson’un yaklaşımındaki demokrasiyi savunması, Amerikalıların önyargılarını paylaşmayan Obama’ın ise, yozlaşmış Batı’nın bir model olmadığını ve Müslümanların kendi modellerini inşa etmek zorunda olduklarına inanmasıydı.

Barack Obama daha sonra Rhodes’a ‘eğer Mısır’a demokrasi gelirse, ’in kazanacağını’ söyledi. Artık bunun yanlış ve doğru bir beklenti olmadığını biliyoruz. Hüsnü Mübarek’in ardından yapılan ilk cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ’in adayı olan Muhammed Mursi’nin, ilk turdaki oyları yüzde 10’un altında kaldı. Daha sonra Washington’dan gelen güçlü destekle muhalefetin oylarının çoğunu kendine çekerek ikinci turda seçimleri kazandı. Obama, Mısır’daki krizi tetikleyerek Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in görevden alınmasında önemli bir rol oynadı.

Obama, Özel Temsilcisi Frank Wisner’i Mübarek ile görüşmek üzere Kahire’ye gönderdi. Wisner’ın, Mübarek ile yaptığı görüşmenin sebebinin, Mısır’daki geçiş sürecinde onu bir süre daha görevinin başında kalmaya ikna etmek olduğu ortaya çıktı. ABD destekli bir stratejiye liderlik ettiğine inanan Mübarek ise Amerikan taleplerine boyun eğdi. Mübarek için artık çok geçti. Obama, Mübarek’i aradı ve açıkça istifa etmesini istedi.

İlginç olan ise, Rhodes’in Wisner’in Başkan’ın hamlelerinden haberdar olmadığını söylemesiydi. Wisner’in, Obama’nın küresel siyasi cephede olumsuz bir güç olarak gördüğü ‘Amerikan hükümetini’ temsil etmesi şaşırtıcı bir durum değildi. Obama Mübarek’in istifasının ardından yaptığı açıklamada, “Rahatım. Onu tanımıyordum. Ancak Ürdün Kralı Abdullah olsaydım, aynı şekilde mi hissederdim bilmiyorum” ifadelerini kullandı.

Obama’nın Müslüman Kardeşler’e duyduğu sempati, kendi Müslüman geçmişine, İslam’a ve Müslümanlara duyduğu sempatiden kaynaklanmıyordu. Müslüman Kardeşlerin anti-Amerikan olduklarını düşündüğü için sempati duyuyordu.

Öte yandan Rhodes kitabında Obama’nın sık sık dile getirdiği bir hikayeye yer veriyor. Hikayede Obama gençken Pakistan’da bir kız arkadaşıyla asansörle bir binanın üst katına çıkarken, Pakistanlı bir genç asansöre biniyor. Obama’nın örtülü olmayan ve güzel kıyafetler giyinmiş kız arkadaşını gören genç Pakistanlı, birden terlemeye başlıyor ve kendisini asansörden dışarıya atıyor. Bu olaya şahit olan Obama’ya göre, Müslüman erkeklerin cinsel takıntıları bulunuyor.

Ben Rhodes kitabında, ve özellikle Hamas taraftarı Filistinlilerin, Obama’yı sevdiğini, ancak Obama’nın ‘Filistinliler için somut bir adım atmadığını’ belirtiyor. Aslında Obama bir adım atmıştı. Eski Senatör George Mitchell’i Orta Doğu Özel Temsilcisi olarak atamış ve kendisine, bir yıl içinde bir Filistin Devleti kurulmasına yardım etmesi için talimat vermişti. Ancak çok geçmeden her şeyi unutan Obama, Mitchell’in kendisine neler olup bittiğini anlatmasına fırsat vermedi. Mitchell’in, Rhodes’in kitabında yer almaması şaşırtıcı değil.

Ben Rhodes kitabında Obama için iki şeyin önemli olduğunu söylüyor. İlki, bir şeyi yapabileceğini iddia etme avantajı. Obama her ne kadar melez olsa da, 30’lu yıllardaki Afro-Amerikan bir parti gibi oylarını güvenceye almak için kendini tamamen siyah olarak göstermeye karar verdi. Aşırı ilgi kurbanı olduğunu ve beyazlara ya da siyahlara ait olma sorununun sadece ten rengi ile ilgili olmadığının farkına varamayan Obama, koyu tenli olabilirdi. Ancak kültürü, konuşması ve vücut dili ‘beyazdı’. Hatta önyargıları olan ‘bir beyaz’. Bununla birlikte bir insan siyah ya da beyaz olabilir. Ancak bir erkeği ya da bir kadını cilt rengine indirgemek, sadece ahmaklıktır.

İkincisi, Obama ‘ABD kurbanlarının’ kahramanı olmak istiyordu. Bunun için bir dizi sembolik jestte bulunduğu, Laos, Vietnam ve Japonya’da, ABD’nin çeşitli savaşlar sırasında bombaladığı kentleri kapsayan tuhaf bir tura çıktı. Gittiği her yerde ABD’nin yaptıklarından dolayı özür dileyen konuşmalar yaptı. Bu konuşmalar, o kentlerde yaşayanları şaşkına çevirmişti. Çünkü savaşlar tek taraflı değildi ve Obama’nın işaret ettiği gibi ülkelerinin savaşın masum tarafı olmadığını biliyorlardı.

Bu arada Obama, İran’ın da Amerikan kibirinin bir kurbanı olduğuna inanıyordu. Bunun için ABD kanunları ve uluslararası hukuku çiğneyerek, klasik bir diplomatik hileye dönüşen ‘nükleer anlaşmayı’ imzalaması için İran’ı ikna etti.

Bununla birlikte Obama, Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez ve Raul Castro ile birlikte Amerikan emperyalizminin ‘kurbanlarının acılarını paylaşmak için’ görüşme girişimlerine başladı. Fakat Obama bunları yaparken, arkasındaki oy desteğini koruması gerektiğini asla unutmadı. İkinci dönemine başladığı seçimler öncesinde İngiltere’ye resmi bir ziyarette bulunan Barack Obama, Kraliçe’yle görüştü. Rhodes’a göre, Obama, Kraliçe’nin, ‘kendine has bir figür olduğuna ve beyazlarla ilişkilerini dramatik bir şekilde kolaylaştıracağına’ inanıyordu.

ABD güvenlik personeli, Obama ve eşi Michelle için Buckingham Sarayı’nda ayrılan bölümde farelerin dolaştığını keşfetti. Rhodes kitabında bu konuda alaycı bir şekilde, “Belki de bu imparatorluk can çekişiyordur” ifadelerini kullanıyor ve Obama’nın, First Lady’nin bundan haberi olmamasını söylediğini aktarıyor.

Rhodes’a göre, Obama kendini seven bir Amerikalı gibi görüyor. Rhodes kitabının bir bölümünde, Obama’nın ABD’yi aşırı şiddet kullanarak dünyanın büyük bir kısmını eden Moğol lideri Cengiz Han’la kıyasladığını aktarıyor ve Obama’nın bunu yaparken, “Belki bizim sahip olduğumuz bombalar gibi silahları yoktu. Ama iyi at biniyorlardı” dediğini belirtiyor. Ben Rhodes, Obama’nın ABD’den hoşlanmadığını, kendisini ‘kimliğinden nefret eden bir Yahudi’ gibi tasvir etmesinden anladığını ima ediyor.

Obama başkanlığının sonlarına doğru, Rhodes ve yakın çevresindekilere, Obama taraftarları tarafından icat edilen ‘Obama Doktrini’ teriminin ne anlama geldiğini sorar. Obama soruyu tekrarladıktan sonra yine kendisi yanıtlar, “Aptalca hatalar yapmayın!” Fakat bu cevap Obama’nın mantıklı hatalar yaptığı anlamına mı geliyor?

Ben Rhodes ayrıca Obama’nın kendisine “Bizim işimiz, kim olduğumuza dair iyi bir hikaye anlatmaktı” dediğini aktarıyor.

Evet. Yazma yeteneğine sahip olan ve özellikle kurgu yazmaya mahir Ben Rhodes, çoktan iyi bir hikaye anlatmıştı bile. Bununla birlikte hiçbirimiz, demokrasinin nasıl risk altında olduğunu aklımızdan çıkarmayalım!


Kaynak: Şark-ul Evsat

Gereksizse Sil

Bir Yorum Yazın