Nasıl aldatılıyoruz ? / Nasıl aldanıyoruz ?

Yazar: velioglu - Yazının Tarihi: 22 Kasım 2017 | 4 Rebiülevvel 1439 Çarşamba 17:20

 

Firavun, “Ey Musa!” dedi, “Biz seni çocukken bağrımıza basıp yanımızda yetiştirmedik mi? Hem sen yıllar boyunca bizim aramızda yaşayıp lütuf ve ihsanlarımızdan faydalanmamış mıydın?” 

 

“Üstelik suçsuz bir adamı öldürerek yapacağını da yaptın. Şimdi de kalkmış, tacımıza tahtımıza el koymaya çalışıyorsun. Doğrusu sen, gerçekten de çok nankör biriymişsin!”

 

Musa, “O işi yaptığım zaman daha ne yaptığını bilmez bir hâldeydim. O adam İbranîlerden birini tartaklıyordu. Ona engel olmak için sadece bir yumruk vurdum, amacım öldürmek değildi.”

 

“Sonra da sizin adalete aykırı hüküm vereceğinizden korktuğum için buralardan kaçıp gittim. Derken Rabb’im bana ilim ve hikmet bahşetti ve beni Peygamberlerden kıldı.”

 

“Şu başıma kaktığın nimetlere gelince: Bu, İsrail Oğulları’nı köleleştirip yüzyıllarca sömürmen sonucunda elde ettiğin refah ve zenginlik sayesinde idi. Ayrıca, İsrail Oğulları’nın çocuklarını kesmeseydin annem beni Nil nehrine bırakmak zorunda kalmayacaktı. Böylece senin sarayında değil, kendi evimde büyüyecektim. Senin sarayında büyümüş olmam senin iyiliğinin değil, zulmünün kanıtıdır.” (Şuara Suresi: 18 – 22)

 

Kur anda bahsedilen Hz. Musa ve Firavun arasında yaşananlar, Olaylara nasıl bakmamız gerektiği konusunda mükemmel bir örnektir.

 

Olaylar genelde iki şekilde değerlendirilir.

1- Teferruat sayılabilecek hususlara veya cımbızlama tarzı yapılan alıntılara bakılarak taraflı değerlendirme şekli.

 

Ey Musa! “Biz seni nehir kıyısında bulup bağrımıza basıp yanımızda yetiştirmedik mi? Hem sen yıllar boyunca bizim aramızda yaşayıp lütuf ve ihsanlarımızdan faydalanmamış mıydın?”

 

Bu değerlendirme şekli olayın bütününü kapsamadığı için yanlış ve taraflı değerlendirme şeklidir.

 

Bu tarz değerlendirmeyi Firavun yapmaktadır. Firavun hikâyenin tamamını bildiği halde işine gelen kısmını zikrederek Hz. Musa’yı küçük düşürüp aşağılamaya ve asıl önemlisi kendi zulmünü örtbas etmeye çalışıyor.

 

Firavun, “Ey Musa!” dedi, “Biz seni çocukken bağrımıza basıp yanımızda yetiştirmedik mi? Hem sen yıllar boyunca bizim aramızda yaşayıp lütuf ve ihsanlarımızdan faydalanmamış mıydın?” 

 

2- Olayın tamamını ve tüm tarafları göz önüne alarak yapılan doğru ve adil değerlendirme şekli.

Ey Firavun! Her insan gibi bizimde hatalarımız olabilir, Allah bizi peygamber seçti ve size gönderdi. İsrail oğullarına yaptıklarınız için tövbe edin, Allah a teslim olun ve İsrailoğullarını serbest bırakın. Başıma kalktığın şeyler senin zulmünün eseri benim sana borcum yoktur aksine sen bana ve İsrailoğullarına karşı borçlusun ve suçlusun.

 

Bu değerlendirmeyi ise Hz. Musa yapmaktadır. Olayı genel manada ve tüm taraflarıyla değerlendirildiği için doğru bir değerlendirme şeklidir.

 

Musa dedi ki; Şu başıma kalktığın nimetlere gelince: Bu, İsrailoğulları’nı köleleştirip yüzyıllarca sömürmen sonucunda elde ettiğin refah ve zenginlik sayesinde idi. Ayrıca, İsrailoğulları’nın erkek çocuklarını kesmeseydin annem beni Nil nehrine bırakmak zorunda kalmayacaktı. Böylece senin sarayında değil, kendi evimde büyüyecektim. Senin sarayında büyümüş olmam senin iyiliğinin değil, zulmünün kanıtıdır. Asıl zalim ve nankör sensin.

 

Kur an bu kısa hikâye ile olayları doğru okumayı ve doğru anlamayı öğretmektedir. İnsan her meselede genel durumu göz ardı edip teferruata veya cımbızlama alıntılara takılırsa olayları doğru anlaması mümkün olmaz.

 

Hindistan’da şöyle bir olay yaşanmıştır:  İngilizler 1856 yılında Hindistan’ı ettikleri zaman bir İngiliz komutan şehirde gezerken birden bire bazı sesler işitir. Komutanın işittiği ses müezzinlerin minarelerden okudukları ezan sesidir. Komutan panikleyerek hemen yanındakilere sorar: “Bu gürültü ve bağırma nedendir.” Orada bulunanlar bunun müezzin olduğunu ve Müslümanları namaza çağırdığını söylediklerinde İngiliz komutan tekrar sorar: “Bunun bizim hâkimiyetimize bir zararı var mıdır?” Orada bulunanlar, “Hayır efendim. Bunun sizin hâkimiyetinize hiçbir zararı olmaz bilakis birçok faydaları bile olabilir” deyince komutan hemen “o halde emrediyorum size. Bundan sonra birkaç kişi beraber bağırsın” der. Bu olayda İngilizler işgali ve sömürüyü örtbas etmek için bazı tavizleri vermekten kaçınmıyor.

 

Aldanmış toplum; İngiliz’in kendi suçunu örtbas etmek için göz yumduğu ezan serbestliğini konuşur, İşgali ve sömürüyü konuşmaz ve görmez.

 

Basiretli toplum ise; İngiliz’in kendi suçunu örtbas etmek için göz yumduğu ezan serbestliğini konuşmaya tenezzül bile etmez çünkü bu başkasının lütfu değil zaten kendi haklarıdır. Gasp edilen haklarını kurtarmak için işgale ve sömürüye karşı mücadele eder.

 

İslam dünyasında Tağuti rejimlerde iktidarlarını muhafaza etmek için gerektiğinde İngilizlerin yaptığı gibi İslami bazı şeyleri serbest bırakırlar. Toplumda rejime karşı biriken gazı boşaltmak için bazen iktidarlar Laikler ile İslamcı geçinen maskeli laikler arasında dönüşümlü olarak el değiştirir. Bazen darbeler ve dış müdahaleler yapılır. Bazen vatan, millet, Sakarya oyunları. Bazen milli birlik ve beraberlik nutukları yapılır… Bütün bu oyunların hedefi toplumda rejime karşı biriken gazı boşaltıp rejimin hâkimiyetini devam ettirmektir.

 

Bu rejimler hakkın mahkûmiyetini örtbas edip, küfrün hâkimiyetini sürdürmek için İslami bazı şeylerin yapılmasına göz yumarlar, Çünkü bu şeyler henüz onların hâkimiyetlerine zarar vermiyor.

 

Bu tıpkı şuna benziyor;

Hazineyi soyan hırsızın suçunu örtbas edip kendini şirin göstermek için sadaka dağıtması gibi. Oysa hırsıza çaldığı malın hesabı sorulur cezası kesilir.

 

İngiliz’in işgali örtbas etmek için ezanı serbest bırakıp hatta teşvik etmesi gibi, Oysa şeriatı ikame edebilmek için işgale karşı cihat edilir.

 

Firavunun koca bir millete yaptığı zulmü, soykırımı örtbas etmek için Hz. Musa ya yaptığı sözde iyiliği dillendirse de, Hz. Musa gibi davete ve mücadeleye devam edilir.

 

Birtakım İnsanlar; Allah ‘ın hakkı olan egemenlik hakkını gasp etmeleri ve yerine küfür sistemler ikame etmeleri sebebiyle suçludur. Bu insanlar suçlarını örtbas etmek için İslami bazı şeyleri serbest etseler de, yolları, köprüleri, evleri altından ve gümüşten inşaa etseler bile onlar suçludur. Müslümanların yapması gereken verilen tavizlere iltifat etmeyip batılın yıkılıp hakkın hakimiyet mücadelesine devam etmesidir.

 

Allah Teâlâ; yaratan, sahip olan, öldüren, yaşatan, dirilten, rızıklandıran, yöneten, fayda ve zarar veren, dualara icabet eden, kaza ve kaderi takdir eden, hesaba çekecek olan, bütün noksanlıklardan uzak, kemal sıfatlara sahip olandır.

 

İbadetin her çeşidi yalnızca Allah’ın (c.c.) hakkıdır, Kanun koymak ve egemenlik hakkı yalnızca Allah’ın (c.c.) hakkıdır. Yeryüzünde buna karşı çıkan, İslam dan başka din arayan, şeriattan başka düzen ihdas eden insanlar Allah’ın hakkını gasp eden haydutlardır.

 

Bir zamanlar rejimin baskısından bunalan toplumda rejime karşı kin ve düşmanlık iyice arttı. Halk hareketi olurda tümüyle elden gider endişeleri arttı. Toplumda rejime karşı biriken gazın alınması ve laikliğin topluma benimsetilmesi için çareler aranmaya başlandı. Bunun için dışı Müslüman içi yanlısı bir ekip gerekliydi. Çünkü muhatap olacakları toplum Müslümandı. Mücrim ve ateist CHP’den DP’yi türettiler. Sol cihetten toplumu densizleştiren CHP bir süre dinlenecekti. Şartlar onu gerektiriyordu. Toplumun bu defa sağ cihetten iyilik kisvesiyle din maskesiyle aldatılıp saptırıldı. Rejimin kurtarılması için ipler biraz gevşetildi, bazı tavizler verildi, toplumun gazı alındı. Tehlike atlatıldı ve rejime karşı olabilecek toplumsal patlama engellendi. Menderes ve ekibi tarafından kurtarıldı.

 

Demokrat Partiye ümit bağlayıp destek olan ise Arapça ezan gibi birkaç göstermelik icraat ve yaldızlı nutuklar ile avutuldu. Oysa gerçekte değişen bir şey yoktu; Kur an mahkûm, laiklik hâkim olmaya devam ediyor, laik eğitim aynen devam ediyor, Batılın her çeşidi hâkimiyetini sürdürüyordu…

İlgilinizi Çekebilir:  ABD'li komutan: Türk askeri girmeyecek

 

Demokrat Parti ile rejimin temelleri güçlendirildi,  Müslüman halka laiklik özümsetildi, Atatürk’ü koruma kanunu çıkarıldı, Anıtkabir yapıldı, Batı eksenli siyaset izlendi. Kâfir NATO ya üye olundu, Kore ye gönderildi, ye üye olundu, ABD ile müttefik oldu…

 

Demokrat parti, CHP’nin yapmak isteyip de yapamadığı birçok icraatı rahatlıkla gerçekleştirdi. Bütün bu icraatlar CHP tarafından yapılsaydı toplum kabullenmez ve reaksiyon gösterirdi. Ancak DP sureti haktan gözüktüğü için maalesef toplum bunları kabullendi. Toplum Arapça ezan ve benzeri birkaç icraat ile avundu durdu.

 

Şeytanın sağ cihetten yaklaşması çok daha tehlikelidir.  Toplum daha da ifsad edildi; İslami kavramların içi boşaltıldı, tahrif edildi ve bu kavramlar maske yapılarak laiklik daha da güçlendirildi.

 

Acaba laik sistem mücadele ettiği ve yürürlükten kaldırdığı İslam şeriatının bazı hükümlerine neden müsaade ediyor, dini hizmetler için teşkilatlar kuruyor,  okullar açıyor kadrolar istihdam ediyor.  Bu soruların cevabını Laik ve demokrasiye bağlı İslam’a verdiği zararlarla övünen, İslam dinine düşmanlığı ile meşhur olan Celal BAYAR, “Ben de yazdım” adlı eserinde; İmam Hatip Okullarını, Kur’ an Kurslarını niçin açtıklarını, ezanı neden Arapça okuttuklarını açık bir ifade ile ortaya koyuyor.

 

Celal BAYAR, İsmet İnönü’nün düştüğü hataya düşmeyerek, İslami değerlere sahip olduklarını zanneden halka, açıktan açığa düşmanlık yapmıyor, Kur’an’ı Kerimleri toplatıp yaktırmıyor, ezanı Türkçe okutmuyordu. Bilakis tam aksine İmam Hatip okulları açtırıyor, Kur’an Kurslarına izin veriyor, ezanı Arapça okutuyordu. Adı geçen eserinde bütün bu yaptıkları işlerle devrim bahçesini sulandığını şöyle ifade ediyor:

 

“Bir barajın önünde biriken sular alt kanallardan tahliye edilmezse nasıl ki bendini yıkacaksa, İslami birikimin de bu küçük işlerle deşarj edilmemesi halinde Atatürk devrimlerini yerle bir edecektir.” (“Bende Yazdım” İsimli kitabında…)

 

Özet olarak yukarıda ifade edildiği gibi, Celal BAYAR ve Adnan MENDERES (Demokrat Parti) İslam’ın ya da halkın yararına değil, Rejimi ayakta tutmak için, Atatürk devrimleri yararına ezanı Arapça okutuyor, İmam Hatip okulları açtırıyordu.

 

Milli şef döneminde olduğu gibi 90 ‘lı yıllardan – 2001 e kadar;  hırsızlık, yolsuzluk, soygun, vurgun, beceriksizlik, komplo, ve İslam düşmanlığı… Derken rejim yine çıkmaza girdi. Halk isyanı olur da düzen toptan elden gider kaygısı oluştu. Yine dışı Müslüman içi demokrat kadrolara iş düştü. Müslüman halkın rejime karşı öfke ve kinini bertaraf edecek en az tavizle rejimi kurtaracak maskeli İslamcılara görev düştü. Çünkü hitap edeceği toplum yine Müslümandı. kılması, eşinin örtülü olması o kadar da önemli değildi önemli olan düzenin değişmemesiydi.

 

Bu defada Ak kadrolar sebebiyle rejime karşı olabilecek toplumsal kalkışma engellendi. Laiklik ve ekibi tarafından kurtarıldı ve ihya edildi. Artık dillerden laikliğin olmazsa olmazlığı,  demokrasinin fazileti düşmez oldu. Daha da ileri gidilerek ileri demokrasi dini ihdas edildi. Hem laik hem Müslüman olunmaz, Hem demokrat hem Müslüman olunmaz diyenler laiklik ve demokrasinin faziletinden, hikmetinden, bayramından ve uğruna ölmenin şehitliğinden bahsediyordu. Kur an ‘ın mahkûmiyeti, laikliğin hâkimiyeti yeniden tescillenmişti.

 

Erdoğan “ biz 10 yılda toplumun gazını aldık” Diyerek; Laikliğin kurtarılması için yaptığı işin ne kadar önemli olduğunu vurguluyordu. Laikliğe, demokrasiye olan sadakat her gün yenileniyordu. Laiklik 15 yılda ihya edildi, ömrü uzatıldı, öncekinden çok daha güçlü hale getirildi.

 

İleri demokratlar hizmete devam ediyordu: Atatürk korunmaya devam edildi, Rejimin kutsallığı yeniden keşfedildi, Atatürk’ün mübarek bir insan olduğu tekrar anlaşıldı, Anıtkabir anıt türbeye dönüştürüldü, Laiklik ve ileri demokrat nesiller yetiştirildi, Batı eksenli siyaset devam ettirildi, Rusya ile ’da ittifaklar kuruldu, NATO ile beraber Müslüman beldeler kuşatılmaya devam edildi, BM’ye sadakat devam etti…

 

Hedef daha da büyütülerek laiklik ve demokrasi konusunda diğer İslam ülkelerine model ülke ilan edildi. Artık üç kıtada Şeriat için cihat edip at koşturan milletin torunları kıtalar arası laiklik ihraç etmeye başlamıştı.

 

Ak Partiye ümit bağlayıp destek olan Müslümanlar başörtüsü gibi birkaç icraat ve yaldızlı nutuklar ile avutuldu. Şeriatın mahkûmiyetini laikliğin hâkimiyetini görmeyen, konuşmayan toplum başörtüsü ve benzeri birkaç göstermelik icraatla, yaldızlı nutuklarla avundu durdu. Tıpkı Adnan Menderes’in Müslümanları avutmak için ezanın Arapça okunmasına izin vermesi gibi.

 

Başörtüsü ise şeriat emrettiği için değil, İnsan hakları denilerek serbest bırakıldı. Yani başörtüsüne verdikleri serbestliği bile Allah emrettiği için değil demokratik değerler gerektirdiği için yaptıklarını söylemekten çekinmediler. Bu tıpkı şuna benziyor; Namazı Allah emrettiği için değil de falan adam emrederse kılabilirsin manasında bir anlayış.

 

Serveti gasp edilen garibana üç kuruş sadaka esirgenmedi.  Şeriatı gasp edilen Müslümana deve hörgücü sıkma başörtüsü ve dar pantolon esirgenmedi.

 

Oysa yine gerçekte değişen bir şey yoktu Kur an mahkûm, laiklik hâkim olmaya devam ediyor, Beşeri kanunlar daha da kökleştirilerek hüküm sürüyor, bütün haramlar serbestçe yapılıyor, laik eğitim aynen devam ediyordu. İslam’ın hâkimiyeti için mücadele edenler aşırı dinci, aşırı uç, terörist… Diye itham ediliyor, soruşturuluyor, takip ediliyor ve tutuklanıyordu.

 

Sureti haktan görünenler daha tehlikelidir. En tehlikeli batıl hak gibi pazarlanandır! İnsanlar cahil, gafil, mazlum ve başsız darmadağın biçareler, denize düşen yılana sarılır misali ılımlı İslamcılara ister istemez bir yakınlık duymaktadır. İşkence altındaki sorguda “iyi polis-kötü polis” numarası gibi. Biri ipi sıkar öbürü gevşetir. Temelde hiçbir farkları olmadığı gibi iyi polis daha tehlikelidir. Zira öbürüne nispetle köreltici, uyutucu, uyuşturucu ve tahrif edici olduğu gibi ve daha haindir.

 

Yazımıza Yüce Allah ‘ın kelamıyla başladık onun kelamıyla bitirelim İnşallah.

Nuh, yüzyıllar süren tebliğ ve uyarılarının sonuç vermediğini görünce, “Ey Rabb’im!” dedi, “Görüyorsun ki, bunlar beni zayıf ve güçsüz gördükleri için bana isyan ettiler ve bunun yerine, malı mülkü ve çoluk çocuğu kendisini sadece hüsrana sürükleyen inkârcı liderlerin peşinden gittiler.”

 

“Ve davetimi etkisiz kılmak için akla hayale gelmedik entrikalar, büyük tuzaklar kurdular.”

“Halkı bana karşı kışkırtmak için onları toplayıp dediler ki: “Bu adam, sizin hayat tarzınızı kökünden değiştirmek istiyor! O hâlde, sakın ilâhlarınızı bırakmayın. Özellikle de, inanç ve ideolojinizin birer simgesi hâline gelen Vedd’i ve Suva’yı, bir de Yeğus’u, Yeuk’u ve Nesr’i asla terk etmeyin! Yani, hayatınıza yön veren değerlere ve bu değerleri temsil eden atalarınıza, önderlerinize, efendilerinize sahip çıkın ve ne pahasına olursa olsun, vahiy kaynaklı değerlerin hayata egemen olmasına izin vermeyin!”

 

“Ey Rabb’im! Böylece toplumu yönlendiren bu inkârcılar, aldatıcı propagandalarla birçok kişiyi doğru yoldan saptırdılar. Öyleyse, Sen de bu zalimlerin yalnızca şaşkınlık ve sapkınlığını artır ve böylece onları cezalandır, ya Rab!”  (Nuh Suresi: 21- 24)

 

Müsennif VELİOĞLU

Kasım 2017

Bir Yorum Yazın