Londra saldırıları: Sebep ‘cahil radikaller’ mi yoksa terör politikaları mı?

Fetih Medya
Fetih Medya Haber Merkezi
⌚Haberin Tarihi: 14 Haziran 2017

Moazzam Begg

Eski bir Guantanamo mahkumu, Düşman Savaşçı kitabının yazarı ve CAGE organizasyonu üyesi. > Tüm Yazıları Manchester saldırısından birkaç hafta önce şöyle yazmıştım:
"Bu ülkenin durup gerçekten ciddi bir soru soracağı bir nokta olmalı: İçeride ve dışarıda terörizmle savaşmak için 17 yılda yaptığı her şey neden tehdidi her zaman olduğundan daha da kötü hale getirdi?"
Yalnızca birkaç yıl önce hiç kimse, polisin eleman sayısının yetersiz kalacağını ve İngiltere sokaklarında askerlerin polislerin görevini yapmaya başlayacağını öngöremezdi, ancak şu anda bu noktadayız. Selman Abedi tarafından gerçekleştirilen korkunç Manchester saldırısının hemen ardından tehdit seviyesi -daha fazla saldırı olmasının muhtemel olduğu manasına gelen- kritik düzeye yükseltildi. Daha sonra bu seviye, saldırıların hala olası olduğu anlamındaki ciddi seviyeye indirildi.

Kuzey İrlanda’daki tutuklamalar toplu şekilde protesto edilmiş ve bunun sonucunda Kanlı Pazar yaşanmıştı. Bu olay İngiltere tarihinin en şiddetli terör kampayasının hayata geçmesine yol açmıştı.

Ancak bunun güvenlik ve kolluk bakımından manası ne? Allah muhafaza, bir başka saldırı bizi Fransa'da olduğu gibi olağanüstü hal durumuna sokabilir mi, ya da işler daha da kötüleşirse sıkıyönetim uygulaması başlatılabilir mi?
Saldırılar gerçekleştiğinden beri terör şüphelilerin suçlama olmadan hapsetme çağrılarında artış yaşanıyor. Bazılarına göre bunun İngiltere'de; hukukun ve özgürlüklerin ülkesindeki anlamlarına rağmen, gözaltı bir yanıt. Saldırıların hemen ardından Daily Telegraph köşe yazarı Allison Pearson şu tweeti attı:

We need a State of Emergency as France has. We need internment of thousands of terror suspects now to protect our children. #Manchester

— Allison Pearson (@allisonpearson) 23 Mayıs 2017

"Fransa'da olduğu gibi bir olağanüstü hale ihtiyacımız var. Çocuklarımızı korumak için binlerce terör şüphelisini gözaltına almak zorundayız."
Tarih dersleri onun için boşa gitmiş görülüyor, fakat o tek başına değil.
İngiliz hükümetinin acil durum COBRA komitesinin eski başkanı Richard Kemp daha da ileri gitti:
BBC Radio Ulster’e konuşan Kemp, “Kuzey İrlanda da başarılı olamadı” dedi. Ayrıca, “Kuzey İrlanda’da ters bir etki yarattı ancak bunu Kuzey İrlanda’da yaptığımızdan daha farklı bir yolla yapabilir, daha etkili ve verimli olmasını sağlayabiliriz.” Dedi.
Scotland Yard’da (Britanya Emniyet Teşkilatı) Yardımcı Komiser görevi yapan ve 7 Temmuz 2005 saldırıları sırasında kurumdaki en yüksek rütbeli Müslüman memur olan Tarique Ghaffur, 3000 radikalin, olası saldırılara engel olmak amacı ile makul şüphe ile gözaltına alınmasını eleştirdi. Ghaffur da Kemp gibi geçmiş uygulamaların başarısız olduğunu kabul ediyor ve toplum temelli gözaltı programını savunuyor.
Mahkeme önüne çıkmadan tutuklamayı (gıyabi tutuklama) bir toplumsal aktiviteye dönüştürme fikri alışılmışın dışında bir fikir. Geçmişten hareketle ben bu fikrin çok rağbet göreceğini sanmıyorum.

IRA tutuklamaları 'Kanlı Pazar'a yol açtı

Belfast ve Derry’de geçmişte gözaltına alınmış kişiler ve ayrıca Bagram ve Guantanamo gibi yerlerde, benim gibi mahkumlara da uygulanan, su tahtası yöntemi de dahil bir çok işkence tekniğine maruz kalmış çok sayıda kişi ile görüşme şansım oldu. Birkaç ay önce "Internment: Then and Now" adlı bir etkinlikte eski mahkumlarla konuşma imkanım oldu. Olay yaşanalı neredeyse 40 yıl olmasına karşın mahkumların hatıralarındaki acılar tazeliğin koruyor.
Hatırlatmak gerekirse Kuzey İrlanda’daki tutuklamalar toplu şekilde protesto edilmiş ve bunun sonucunda Kanlı Pazar yaşanmıştı. Bu olay İngiltere tarihinin en şiddetli terör kampanyasının hayata geçmesine yol açmıştı. Tutuklamalar terörü bitirmedi. Hatta terörün arkasındaki büyük nedendi.
Daha önce de açıkladığım gibi, İrlandalı Cumhuriyetçilerin toplu şekilde tutuklanmaya başlanmasından yaklaşık bir yol sonra – 1972’de – 25 bin insan tutuklamaları protesto etmek için Derry’de sokağa çıktı. Göstericileri tetiklerini çekmeye hazır İngiliz askerleri karşıladı. Göstericilerin üzerine açılan ateşte yaralanan 26 kişiden 15’i hayatını kaybetti. İngiliz hükümeti ancak 40 yıl sonra olaydan dolayı özür diledi ancak kimse olaydan sorumlu tutulmadı.
Sonuç olarak IRA kampanyaları ve örgüte katılımlar eşi benzeri görülmemiş bir yoğunluğa ulaştı. Barışa ancak “teröristlerle” pazarlık edildikten sonra ulaşılabildi.
Sokaklardaki askerler, toplu tutuklama çağrıları ve terör yasaları, 20 yıldır ülkede yayılan emsalsiz anti-terör uygulamalarının ve kanunlarının bütünüyle başarısız olduğunu kanıtladı.
Geçen hafta BBC’de yayınlanan Question Time adlı tartışma programına katılan İçişleri Bakanı Amber Rudd, hükümet tarafından terör tehdidi ile mücadele kapsamında yeni yasa ve düzenlemelerin hazırlandığını açıkladı. Konu hakkında detay vermedi. Tutuklama şu an için söz konusu olmasa da seçenekler arasından tamamen çıkarılmış değil. Son zamanlarda 3000’den 23000’e çıkan terör şüphelisi sayısını işaret eden Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi lideri Paul Nuttall BBC’ye şunları söyledi:
“Bu bizi otoriter bir düzene, şüphelileri fişlemeye hatta geçmişteki toplu tutuklama uygulamalarına götürse de insanımızın güvenliğini sağlamak için yollar zorundayız.”

Britanya’da Müslümanlar için kurulan 'Guantanamo'lar

2005 yılında üç yıl boyunca yargısız şekilde tutuklu bulunduğum Guantanamo’dan döndüğüm gün benimle buluşan avukatım, Gareth Pierce, görüşmemizden mahkeme kararı yaklaşan ve Britanya’da tutuklu olan 13 kişi için hızlı bir şekilde ayrılmak zorunda kalmıştı.
Çoğu insan, Büyük Britanya’nın kendi vatandaşlarının yargısız tutuklanması konusunda suçlu olduğunun farkında. Daha az farkında oldukları şey ise, yaygın fikrin aksine, ülkenin “teröre karşı savaşın” başından beri şüphelileri tutuklamakta olduğu.
2001 yılında gerçkeleşen 11 Eylül saldırılarına cevaben birkaç Orta Doğulu ve Kuzey Afrikalı müslüman tutuklanarak -daha sonra İngiltere’nin Guantanamosu olarak anılacak olan- yüksek güvenlikli HMP Belmarsh hapishanesine konuldu.
Suç ve Güvenlik Yasası(2001), içişlerinin yabancı şüphelileri yargısız ve keyfi bir şekilde tutuklaması için parlamentodan hızlı bir şekilde geçirildi. Kasım ayında yasa tasarısı olarak sunulmuş ve bunu takip eden ayda ise yasaya dönüşmüştü. Tutukluklardan dokuzu, tutukluluklarının yasa dışı olduğu konusunda Lordlar Kamarası’na karşı açtıkları davayı ancak 3 yıl hapiste kaldıktan sonra kazanmıştı. Kararın dayanak noktası özgürlük hakkından mahkum bırakma ve ayrımcı uygulamalar idi.
Yargıçlardan birisi şöyle ekledi: “Hukukun üstünlüğünü gözeten bir ülkede yargısız ve suçlama olmadan yapılan süresiz tutuklamalar bir tür aforozdur. Bu durum tutuklu kişiyi, ceza mahkemesi tarafından sağlanması gereken korumadan mahrum bırakır. Bu durum ayrıca bu ülkenin varlığı ile gurur duyduğu kadim özgürlük anlayışına da ters düşmektedir: keyfi tutuklama ve gözaltından korunma.”
Yargıcın bahsettiği “kadim özgürlük” hiç şüphesiz ki Manga Carta’dır. Bin yıldır onun erdemlerini, İngiliz değerlerinin kanıtı olarak yüceltiyoruz.
Tutukluluğa karşıtlık daha sert olamazdı: “Kendi zümresinden olanlar ya da ülkenin ilgili yasalarına uygun olarak verilen bir karar olmadıkça hiçbir özgür kişi tutuklanamaz, hapse atılamaz, mal ve mülkü elinden alınamaz, sürgüne yollanamaz ya da herhangi bir biçimde kötü muameleye maruz bırakılamaz.”
Ek olarak, 7 Temmuz bombalamalarını takip eden süreçte, Başbakan Tony Blair, gözaltı süresini 90 güne çıkarmayı denedi. Başarısız oldu. Şu an bu süre 14 gün.
2015 yılında Britanya Magna Carta’nın 800. yılını Britanya Kütüphanesi’nde sergilenen el dikimi Wikipedia sayfasını sergileyerek kutladı. Ben “suçlama olmadan tutuklama” sözlerini işledim.
Ben ve CAGE kurumu geçtiğimiz yıllarda bu tür yasalara karşı mücadele için çokça zamanımızı harcadık. Bu tartışmaların yeniden gündeme gelmesi gerçekten akla ziyan veriyor.

İlgilinizi Çekebilir:  Bu kez cemaat bayramlaşmadan çıkmadı!

İngiltere ve çocuk katliamları

Sonuçları halkın gözleri önüne serilene kadar dış politika kavramı -tıpkı terörizm kavramı gibi- içi boş, klişe bir kavram. Bunların sonucu olarak ortaya çıkan rahatsız edici görüntülerin bizlere nadiren gösterilmesinin nedeni de bu.
Olumsuz anlamda radikalleşme ve özellikle terörizmin önüne geçmek amacı ile Müslümanlara kendilerini dış politikadan ve ümmetten koparmaları gerektiği söylendi. Aynı zamanda “İngiliz değerlerine” bağlanmaları söylendi.
BBC tarafından yapılan bir haberde yer alan bir Dış İlişkiler Konseyi raporuna göre “ABD, sadece 2016 yılında Irak ve Suriye’ye 12.192 bomba attı.”ABD liderliğindeki koalisyonda önemli rol alan İngiltere, 2017 yılının başından 9 Nisan’a kadar geçen 99 günün 69’unda bombalamalar yaptı.”

Anlatılmayan diğer bir gerçek ise aynı koalisyonun 1991 yılından bu yana Irak’ı durmaksızın bombaladığı. Bu kıtalararası bombalama faaliyeti 26. yılına giriyor.

Liderlerimiz bize defaatle hangi şartlar altında olursa olsun bir çocuğun ölümünü haklı çıkarabilecek bir neden olamaz dediler. Çoğumuz buna tamamen katılıyoruz. Ancak 2014 yılında bu yana koalisyon saldırıları sonucunda sadece Suriye’de 319’u çocuk 1.500 sivilin ölümünü nasıl açıklayacaklar. Bu çocukların 44’ü geçtiğimiz ay öldürüldü. Görünen o ki bize yalan söylüyorlar.

Müslümanlar İngiltere'nin dış politikasını sorguluyor

Salman Abedi’nin kız kardeşi, Jomana, ABD medyasına: “Bence Salman, her yerde ölen onca çocuğu gördü ve intikam almak istedi.” dedi. Görünen o ki daha yeni reşit olmuş biri olarak Abedi kendisini çocukları öldürmenin intikamını almak için başka çocukları öldürmenin mantıklı ayrıca onu cennete götürecek kadar değerli ve haklı bir hareket olduğuna ikna etmiş. Bu görüşü destekleyen herhangi bir imam, İslami merkez veya camii olmamasına rağmen sapkın ideolojisi bu kararı almasında büyük rol oynamış gibi görünüyor.
Aslında, üzücüdür ki, bu mekanların çoğu iç ve dış hükümet politikalarının neredeyse hiç konuşulmadığı sadece ibadet edilen yerlere dönüştü. Bunun yanında, 2008 yılında MI5 tarafından hazırlanan bir raporda: ”Bağnaz olmaları şöyle dursun, terör olaylarında rol alan kişiler inançlarının gerekliliklerini düzgün şekilde yerine getirmiyor. Çoğu dinî bilgi olarak zayıf ve hatta çoğu dinî acemi olarak nitelendirilebilir.”
Bu durumu Salman Abedi’yi tanıyan birini sormak daha iyi olacaktır. BBC Radio 4’e verdiği röportajda Libya asıllı İngiliz ve Abedi’nin eski arkadaşı olan bir genç: “Benim kişisel görüşüme göre çocukları radikalize eden şey, bunda ciddiyim, daima ve hiç şüphesiz ki dış politikadır. Çünkü böyle başlıyor. İşin sonunda iş dini bir hal alsa da bence daima dış politikayı sorgulama ile başlıyor. Bazı dış politikaların aşırılığı beslediğini görmemek için aptal olmak gerekiyor.”

"Hepimizin çocuklarının hayatları değerli"

2014 yılında Tehrik-i Taliban Peşaver kentindeki bir okula saldırdı ve bunun sonucunda çok sayıda çocuk hayatını kaybetti. Bir yerel gazete benim Facebook paylaşımımı yayınladı. “Gerçek şu ki hepimizin çocuklarının hayatları değerli: acımasız siyasetçilerin, işkence mağdurlarının, terör şüphelilerinin, anti-terör SWAT subaylarının, İHA operatörlerinin, mücahidlerin, askerlerin, hakimlerin, çiftçilerin ve evsizlerin çocuklarının da.”
Arkadaşımızın çocuğu da düşmanımızın çocuğu da masum. Hazreti Muhammed’in (s.a.v) savaş zamanında dahi onların hedef alınmasını yasaklamasının nedeni de budur. İnsani değerlere dayanan tüm hukuk sistemleri bu konuda hemfikirdir.

‘Hükümetimiz gözlerini açmazsa bizde gün geçtikçe uzayan bu ebeveyn listesinde bir satır olarak kalacağız.’ – Manchester saldırısında öldürülen Georgia Callender’in yakını

“İşkence, şiddet vb. şeyler terörün ürünü. Bunu sona erdirmek için suçlunun eylemleri anlayışını ve izahatını mazeret olarak görmeyi bırakmalıyız."
Her suçun -en aşağılığının dahi- arkasında bir neden, kasıt vardır. Peşaver’deki saldırı sapkın ve hastalıklı bir eylemdi.
Ancak bu hastalık, kimliği belirsiz terör şüphelilerinin ve ailelerinin ayırt edilmeksizin öldürülmesi sonucu ortaya çıktı.
Artık bizi cehennemin çukurlarına götürecek bu kontrolsüz öfke ve her iki taraf için de öldürücü şiddet döngüsünü durdurma zamanı gelmiştir. Bunun sonunda bir kazanan olmayacaktır.
Manchester saldırısında 22 kişi hayatını kaybetti. Bunların 7’si çocuktu. Saldırıda hayatını kaybeden Georgia Callender’in ailesinden bir kişi şunları söyledi: ”Keşke Georginia bu şekilde öldürülen son kişi olacak diyebilseydim ancak hükümetimiz gözlerini açmazsa bizde gün geçtikçe uzayan bu ebeveyn listesinde bir satır olarak kalacağız. Bu insanların sesleri artık duymazdan gelinemez.”
Tercüme: Mepa News

 

Bir Yorum Yazın

    • Yeni Sitemizi Nasıl Buldunuz?