İslam’ı Güncellemek İsteyen Siyasetçilere Sorular

fetih medya
Fetih Medya
Fetih Medya Haber Merkezi
⌚Haberin Tarihi: 11 Mart 2018 | 23 Cemaziyelahir 1439 Pazar 08:15

Önceki gün @SahniSemanorg tarafından yayınlanıp sebebi söylenmeden  ilginç bir şekilde tekrar bütün sosyal mecradan kaldırılan Fikret Çetin Hocanın uyarıcı/uyandırıcı, iddialara itiraz müddeileri ikaz eden o güzel yazısını ilginize sunuyoruz.

Yıl 1937… Meclis açış konuşmasında zamanın Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal şöyle diyordu:

“Aziz milletvekilleri,
Bizim devlet idaresindeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, idarede, siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.”

Yıl 1999… Zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel Politika’nın Nabzı isimli televizyon programında özetle şunları söylemişti:

“6666 adet ayet vardır Kuran’da. Bunun içinde bir rivayete göre 30, bir rivayete göre 230; ama değişik şekilde ‘ahkâm ayetleri’ denen, dünyayı tanzim eden ayetler var. Bu ayetlerin tanzim ettiğinin yerine, Cumhuriyeti, pozitif hukukun tanzim ettiği bir durumu getirmiş 76 sene önce. Şimdi ne isteniyor? Bir kısım kimseler, bunun dine aykırı olduğunu, binaenaleyh şeriat hukukuna dönülmesi lazım geldiğini söylüyorlar. İşte, irtica budur.”[1]http://www.hurriyet.com.tr/demirel-ahkam-ayetlerine-donusu-onermek-irticadir-39112375

Ve yıl 2018… Hâlihazırdaki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip 8 Mart Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle şunları söyledi:

“Din adamı olarak ortaya çıkıp da kadınla ilgili çok farklı açıklamalarda bulunup dinimizde kesinlikle yeri olmayan bazı içtihatta bulunan kişiler ortaya çıkıyor. Anlamak mümkün değil. Bunlar ya bu asırda yaşamıyorlar, çok farklı bir dünyada yaşıyorlar. Çünkü İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar. İslam’ın hükümlerinin güncellenmesi vardır. Siz İslam’ı 14 asır 15 asır öncesi hükümleri ile kalkıp da bugün uygulayamazsınız. Böyle bir şey yok. Beni birçok hocaefendi tefe koyup çalacak o ayrı mesele. Rabbim bizi tefe koymasın, mesele orda… İstisnaları genelleştirmek, tarihin belli bir dönemine, toplumların özel şartlarına dayalı uygulamaları, geleneksel davranışları günümüze taşımaya çalışmak sadece meseleyi sulandırmaya yarar.”

Bu üç ismi aynı kefeye koymak gibi bir niyetim elbette ki yok. Birilerini tefe koyup çalmak niyetim de… Fakat sağcısından solcusuna, milliyetçisinden İslamcısına, Şeriatın bir ahkâmı her türlü siyasetçinin fikir beyan etmeyi üzerine vazife gördüğü bir mesele olarak karşımızda duruyor.  Kimi İslam’dan külliyen kurtulmamız gerektiğini düşünürken kimisi de Şeriat’ı atalım, ibadetler kalsın diyor. Bir başkası da bazı hükümlerin güncellenip revize edilmesi gerektiğinden dem vuruyor.  Bu ülkede yıllar önce din devlete karışmaz hâle geldi; fakat devlet ve siyaset erbabı bir türlü dine karışmaz hâle gelemedi. Dinin devlet hakkında konuşma yetkisi yoksa eğer, siz siyaset erbabının da din hakkında ve onun adına konuşma yetkiniz de olmamalı değil mi? Mâdem din size karışamıyor, o hâlde siz de bu dine karışmaktan, ona istediğininiz gibi müdahele etmekten bîzahmet vazgeçin. Dolayısıyla haklı olarak sormamız gereken ilk soru şu olmalı : “Sahi size İslam dini hakkında ve İslam adına ahkâm kesme yetkisini kim veriyor?”

Siyasî makamı ve gücünü kullanarak işlerini,  Din işleri yüksek Kurulu’nu baskı altına almak, dinî bir meselenin hükmünü bu işin ehlinden sormak yerine, onların bir konu hakkında belli yönde fetva vermeleri adına ihsas-ı reyde bulunmak tek kelimeyle dine müdahale etmektir. Allah’ın dininin bir konuda ne dediği veya demesi gerektiğini belirlemek ise kimsenin haddi değildir. Bu konuda âlimlerin üzerine düşen tek şey ise dinin hükmünü beyandan ibarettir. Bu iş elbette ki siyasilerin değil âlimlerin vazifesidir.

Hayatını İslâm’a karşı savaşmak veya muhalefet etmekle geçirmiş siyasîlerden zaten aksine bir beyan duymayı bekleyecek değiliz. Ancak, İslâmî bir çizgide yetişip bugünlere gelmiş bir siyasetçinin ağzından çıkan “İslam’ın bazı hükümlerinin güncellenmesi gerektiği” ne dair sözler endişe verici.

Gerçi birgün sonra Cumhurbaşkanı “Ezmânın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” şeklindeki mecelle kaidesinden yardım alarak kasdının ictihadî bir takım hükümler olup, Kur’an ve Sünnet’in ise sabit bulunduğunu ifade ederek vaziyeti toparlamaya çalıştı.  Ancak meselenin içinden bu kadar kolay çıkılamayacağı ise ortada… İslam’ı 14 asır 15 asır öncesi hükümleri ile kalkıp da bugün uygulayamazsınız. Böyle bir şey yok.” diyen Sn. Cumhurbaşkanı acaba hangi müctehidin ictihatlarından bahsediyor olabilir? 14-15 asır önce Kur’an ve Sünnet’ten başka İslam’da ne gibi hükümler vardı ki bunlar kasdedilsin!

“İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar” diyerek bu güncellenme işini becerebilecek kapasiteye kendisinin sahip bulunduğunu zımnen itiraf etmiş olan Cumhurbaşkanı’na “buyrun açıklayın o hâlde, İslâm’daki hangi ahkâmı nasıl güncellemek istediğinizi, biz de görelim” deme hakkımız sanırım mahfuzdur. Dinî hitabetin güncellenmesi ise – ki oldukça gereklidir- ayrı bir bahis olup onun ahkâmın güncellenmesi olmadığı açıktır. Hâlbuki Cumhurbaşkanı açık açık İslam’ın 14-15 asır önceki ahkâmının güncellenmesinden bahsetmiştir.

Bugün kadın üzerinden yapılan bu din tartışmalarının tarihteki belli ictihatları bir kenara koymakla halledilemeyeceğini, meselemizin ne sadece bir takım yorum ve uslüplarla ne de kadınla sınırlı olmayıp çok daha derinlerde, dinin özüyle alakalı olduğunu görmek zorundayız.

Vaktiyle güya metninde bir takım garabetler olduğu için hoşuna gitmeyen kimi hadislere toptan uydurma hükmü vermekle işin içinden çıkabileceğini zanneden büyük İslam âlimi Caner Taslaman’a, bu işin hiç de o kadar kolay kotarılamayacağını, hadisleri inkâr etmek için yeterli gördüğü sebeplerin aynıyla – hattâ bazen daha fazlasıyla- Kur’an ayetlerinde de bulunduğunu anlatmıştım.  Bugün yaşadığımız problemleri İslam’ın bir kısmını kenâra koymakla, şurası tarihîdir, burası coğrafîdir, orası örfîdir demekle çözemeyeceğimizi; Hadisleri atalım, Kur’an kalsın; Şeriat’ı bırakalım, ibadetler kalsın gibi züğürdâne tekliflerle hiçbir yere varamayacağımızı anlamamız gerekiyor.

Meselenin adını doğru koymadıkça doğru bir çözüm üretmemiz de söz konusu olmayacak.  Vardığımız noktada problem dinin ta kendisi hâline gelmiştir. Çözmemiz gereken kritik sorun şudur: Din, Allah bizim hayatımıza karışacak mı karışmayacak mı? Karışacaksa sadece evimizin içine mi karışacak yoksa sokağa, caddeye, işyerine de mi? Mesele, özü itibarıyla böyle bir şeyi prensip olarak kabul ediyor muyuz, etmiyor muyuzun tartışmasıdır.

Vakıayı Gözardı Etmek mi Vakıaya Boyun Eğmek mi?


Bu topraklarda kurulu olan düzen uzun bir çatırdama safhasının akabinde, bundan yaklaşık yüzyıl önce Cumhuriyetin ilan edilmesiyle büyük kırılmasını yaşadı. Sonrasında ise devlet -her ne kadar hedefi homojen yapıda bir ulus olsa da-  halkı iki büyük kampa ayrıştırdı: Devletin katı politikası karşısında dinini bırakmak istemeyenler ile dini ya tamamen ya da kısmen terketmemiz gerektiğine inananlar olarak toplum ikiye bölündü.

Resmî ideolojiye göre geri kalmamızın en büyük müsebbibi din ve gelenekti. Bunları terkettiğimizde bizler de güya ileri bir toplum olacaktık. Bunun için ne yapılması gerektiği düşünülüyorsa yapıldı. Hukuk, alfabe, kıyafet herşey Batı’ya uyduruldu. Ekonomiden siyasete, tedrisattan müziğe herşey Batı’ya yani Protestan Hıristiyanlığa göre ayarlandı. Aile düzenimiz, insan ilişkilerimiz, sokak ve caddelerimize varıncaya kadar her şey Avrupaya göre tanzim edildi. Tıpkı Sâdık-ı Masduk Efendimiz’in “Sizden öncekilerin yoluna karış karış, arşın arşın uyacaksınız. Hattâ onlar kelerin deleğine girse siz de gireceksiniz.” Yahudî ve Hıristiyanları mı kasdediyorsunuz Ya Resullallah?” “Başka kim olabilir?” [2]Buhârî, 3456; Müslim, 2669 diyerek haber verdiği gibiEvetçünkü kaybetmiştik. Bu millet 600 yıllık İmparatorluğunu kaybetmiş ve küçük bir cumhuriyete dönüşmüştü.

Elbette Protestanlığı referans alan bir felsefe üzerine teessüs etmiş devletin, halkını bir asır boyunca dönüştürmek, değiştirmek için her türlü organını hoyratça kullandığı bir düzende, köprünün altından bir de bunca su aktıktan sonra İslam’ın kimi ahkâmının yadırganması normaldir. Dini anlatmaya çalışanların belağat ve hikmetten pek az bir nasiplerinin olması da cabası… Normal olmayan ise bütün bu olanların olması gerektiğine inanmak veya inandırmaya çalışmaktır. Sahi, bu noktaya gelişimiz bir tesadüf müdür ki, vakıayı hakikat kabul edelim? İçinde yaşadığımız bu düzen doğal bir sürecin neticesi midir ki, onların dayatması karşısında değerlerimizden vazgeçelim veya onları gözden geçirelim?

Bugün namazı iş hayatını aksatıyorsa suç bizi günü namaza çağıran dinin midir; yoksa müslümanların tatil gününü Cumadan Pazara tebdil eden gâvurların mı? Ve çözüm namazını Pazar’a almakta mı? Bugün bir ay boyunca gündüzleri aç kalmak ekonomiyi olumsuz etkiliyorsa suç orucu emreden dinin midir; yoksa para babalarının kârına hâlel gelmemesini halkının dininden daha fazla umursayan, halkını sermaye derebeyliklerinin serfleri hâline getiren siyasetçilerin mi? 1960’da 2 milyonu bulmayan İstanbul nüfusunun 50 yılda sekiz kat artarak 15 milyonu geçmesinde bu ülkeyi yönetenlerin hiç suçu yok mudur ki, dini metropol hayatına göre revize etmeyi teklif edebiliyorlar? İstanbul halkını her sabah sıkış tepiş metrobüslere mahkûm edenler, İslâm’da kadın ve erkeğin birbirleriyle sarmaş dolaş seyahat etmesinde bir sakınca olmadığı düşünebilirler. Tuzları kurudur, çünkü artık kendileri son model jeeplerden başkasına binmiyorlar. Öteden beri beceriksiz siyasetçilerin bu milletin başına açtığı belaların faturasını bu dine kesmeye kalkmaya da kimsenin hakkı yoktur.

İlgilinizi Çekebilir:  Afrika Boynuzu’nu yeniden elverişli hale getirmek

Dinin kadın-erkek münasebetlerine getirdiği hassas ölçüleri tartışmaya açmak isteyenler, keşke önce kadın emeğini sermaye çarklarına katmak için ‘özgürleştiren’ şeytanın ideologlarına karşı bir çift laf edebilselerdi. Fakat onlar para babalarının değirmenine su taşımakla meşgul… İslam’ın izzetini idrak edememiş bizlerin, gâvurların pespaye toplum teorilerinine mahkûm olduklarını düşünmeleri; dinin de ona göre şekil alabileceğini vehmetmeleri laik düzenin çocukları için kaçınılmaz son…

Tarih boyunca kendisine Peygamber ve Şeriat gönderilmiş kavimlerin başlarına gelen imtihan şimdi Ümmet-i Muhammedin kapısını çalmıştır. Herkesin ağır bir sınavdan geçtiği bir dönemi yaşıyoruz: İnsanlar ya dine uymayı pazarlık etmeden baştan kabul edecekler; ya da dinin neresini alalım neresini atalım diye kendi aralarında pazarlık edecekler.

Gâvurun kurduğu bir düzende faizle iş yapmaktan başka şansı olmayanlar, o batıl düzeni yıkmayı düşünmek yerine, faize nasıl fetva uydurabileceklerini düşünürler, sonra da dinden yüz bulamazlarsa suç bu çağa uymayan dinin midir? Artık ‘hayatın kaçınılmaz gerçekleri’diye düşünmeye başladığımız resmî münkerat, zamanın birinde kurtuluşu frenkleri taklit etmekte gören melunların bu millete ettiği hıyanetin acı neticeleridir. Allah’ın bizi mecbur ettiği bir hayatın değil… Bu ülkede Şeriat mer’î iken onun varlığına râzı olmayanlar nasıl birgün onu iptal etmeyi başardıysa, bugün var olan şeytanî düzenin varlığına razı olmayanlar da yarın onu ortadan kaldırmayı başarabilir; yeter ki iman olsun…

Evet, bazı din adamlarının dini sulandırdıklarından şekva eden Cumhurbaşkanı Erdoğan bir bakıma haklıdır. Hakikati sunanların onu incitmeye veya incitilmesine sebep olmaya hakkı yoktur. Tıpkı Bediuzzaman’ın ifade ettiği gibi “Her söylediğimiz hak olmalı; fakat her hakkı söylemeye hakkımız yoktur.”

Fakat bu ülkede dini sulandırdığı için sigaya çekilme sırası ne zamandır fetva verenlere –velev problemli bir jargonları olsa da- gelebildi? Kur’an’dan şu şu ayetleri çıkarmalıyız diyen ilahiyatçılara kimse ses çıkarmazken, beğenmediği her hadise uydurma diyen sosyoloji profesörleri kanal kanal gezip ahkâm keserken, yarı çıplak kadınlarla işret meclisi kuran mehdiler kimseyi rahatsız etmezken, dinler arası dialog süreciyle İslam’ın umdelerini sarsanlar zamanında alkışlanırken nedense toplumsal hayata dair bir hükmü dile getiren bir hoca bütün muhafazakar (!) siyasetçileri birden rahatsız ediverdi. Ya da kızlarınızı mini etekle üniversiteye göndermeye İslam izin vermez diyen bir hoca gerici, fitneci ve yobaz oluverdi. Evet, siyasetçilerin hamiyyet-i diniyeleri FETÖ örneğinde olduğu gibi ancak kendileriyle çatışınca mı ya da bir hoca mutlu oldukları toplumsal düzeni rahatsız edecek, sosyal projelerine köstek olacak açıklamalar yaptığında mı kabarabiliyor ancak? Dinî bu kadar önemsiyorsanız, önce işret meclisinde din, Kuran anlatanlara bir çift laf ediverin de samimiyetinizi görelim.

Dinimiz İslam hakkında ne kertede bilgi sahibi olduğunuzu zamanında hepimiz gördük. Kendi itiraflarıyla bir vaiz bozuntusunu yıllarca en büyük bir İslam âlimi ve kanaat önderi belleyecek kadar dinî birikim ve kültüre sahip olanlar, bu saatten sonra İslam hakkında kimin yanlış kimin doğru konuştuğunu beyan etme haklarının olmadığını artık bilmelidir.

Dinin sulandırıldığından şikâyet eden Sn. Cumhurbaşkanı’nın buna karşı  “İslam’ın hükümlerinin güncellenmesi gereklidir”şeklindeki her tarafa çekilip istismar edilebilecek muğlak sözlerle yaptığı çıkış suların durulmasına değil bundan sonra daha da bulanmasına sebep olacaktır. Türkiye’yi kendi oturduğu mahalleyle karıştıran kimi hocaların, İslam’a alerjili tiplere hergün farklı aromalı sakızlar vermelerinden dinin çektiği yetmezmiş gibi, bir de din hakkında en fazla genel kültürü olan erbab-ı siyasetin gündemin yedeğinde hakayık-ı İslam’ın ne olduğunu izaha (!)  kalkışması çamura su katmaktan öte birşeye yaramıyor.

İslam’ın nasıl güncelleneceği, bunu kimin yapacağı, nasıl yapacağı, hangi hükümlerin ne şekilde güncelleneceğine dair hiçbir şey söylemeden, kuru davada bulunmak fayda değil ancak zarar getirir.

Şu tarz yalın soruların cevabı hesabı verilmeden mücerred iddialarda bulunmak hiçbir anlam ifade etmeyecektir:

  • Kadının başını örtmesi hükmü sizce güncellenmeli midir? Bu niçin14-15 asır önceki Arapların örfü olmasın? Allah, hangi milletten olursa olsun müslüman olan kadınlara başlarını örtmelerini mi emretmiştir? Bugün birçok kişiye göre kadının başını örtmesi çağdışılıktır ve modern yaşama aykırıdır, engeldir. Erkeğin böyle bir yükümlülüğü yokken kadına böyle bir vazife yüklenmesi eşitliğe uygun mudur? İnsanlık cinsî meyillerini kıyafetle perdeleyecek çağı aşmamış mıdır? Kadın-erkek eşitliği çerçevesinde bu hüküm güncellenebilir mi? Evetse bunu Diyanet İşleri aracığıyla halka ilan etmeli değil misiniz? Değilse, güncellenmenin kapsamına başörtünün girmemesinin sebebi nedir?
  • kızlarını mini etekle üniversiteye gönderebilir mi? Birçok insan bugün benim nasıl giyineceğime kimse karışamaz diyor. O hâlde İslam’a göre mini etek giyerek sokağa çıkmanın caiz olduğunu mu düşünüyorsunuz?
  • Hac ibadetinde temsilî olarak şeytan taşlamak, bir taş binanın etrafında yedi kere turlamak, bir günde milyonlarca hayvanın canına kıyarak yapmak, peştamal giyip etrafta dolaşmak modern insana yakışıyor mu? Bu hükümler niçin Arapların örfü olmuyor da herkesin ömürde bir kere yapmak zorunda olduğu bir ibadet oluyor? Kâbe, Arafat, Safa, Merve gibi Sami ırkına mensup ’ın öteden beridir kutsal kabul ettiği şeyleri bütün insanlara ibadet olarak tayin eden İslam insanları araplaştırmış mıdır? Öyleyse bu ibadeti bırakalım da sadece yapsa olmaz mı?
  • Eğer ibadetler ayrı, muamelat ayrı derseniz, faiz hakkındaki görüşünüz nedir? Sizce faiz alıp-vermek hâlâ haram mıdır? Helâlse Diyanet’in bizi aydınlatıp bu imkândan faydalanmamızın önünü açması gerekmez mi? Faiz yiyenler şeytan çarpmış kimse nasıl kalkarsa öyle kalkarlar. Bu onların: “Alışveriş de ancak faiz gibidir.” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alış verişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de faize son verirse, artık geçmişi kendisine, işi de Allah’a aittir. Kim de faize geri dönerse işte onlar ebedî kalmak üzere cehennem ehlidir. Allah, faizi yok eder de, sadakaları artırır. Allah, hiçbir günahkâr kâfiri sevmez.(Bakara, 275-276) buyuran Allah sizce sadece 14 asır önce faiz yiyenlerden mi bahsetmektedir? Faiz bugünkü ekonominin bir gerçeği değil midir? Bu hükmün güncellenmesi niçin söz konusu değil?
  • Eğer bizler sadece bir takım ictihatlara karşı böyle bir açıklama yaptık diyorsanız “Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allah’dan bir ceza olarak ellerini kesin.” (el-Maide,5/38) âyetinin bugün veya gelecekte uygulanması gerektiğine inanıyor musunuz? Ya da piyasada hâlâ müslüman geçinen entelektüel bir serserinin “bir hırsıza ne tür bir cezanın verilmesi gerektiğini bilemez miyiz canım?” dediği gibi sizce de hırsızlık yapanın elinin kesilmesi hükmü güncellenmeli midir? Bu hüküm bir ictihat mıdır, yoksa “Kur’an’a aykırı değilse mesele bitmiştir” dediğiniz o Kuran’ın böyle bir ayeti yok mudur? Birçok kişiye göre bir insanın elini kesmek çağdışılıktır. Onların bu görüşüne katılıyor musunuz?
  • « ‘Asansörde yan yana gelen kadın erkek şöyle böyle olur’ gibi ‘deli saçması’ şeyler söyleyenler kendi itikadını sorgulamalı, ‘kadın-erkek yanyana gelince tehlikeli şeyler olur’, diyenlerden asıl endişe etmek lâzım» diyen Başbakan ’a göre “Peygamber’in hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temiz bir davranıştır.”(el-Ahzab 33/53) buyuran bir Kur’an güncellenmeli midir? Bu ayetler Başbakan’a göre bir deli saçması mıdır? “Hepimizin inandığı bir Kur’an var” diyen Binali Yıldırım’ın inandığı Kur’an’da yoksa böyle bir ayet yer almıyor mu? Ya da “Sakın bir erkek, yanında mahremi bulunmadıkça, yabancı bir kadınla yalnız kalmasın.”[3]Buhârî, 5332 diyen Peygamber’in bu sözü ona göre bir deli saçması mı? Böyle diyen bir Allah ve Peygamber hakkında acaba Binali Yıldırım neler düşünüyor?

Evet, burada dile getirebileceğimiz daha yüzlerce ayet ve hadis olduğu aşikâr… Fakat sözü daha fazla uzatmanın gereği yok. Bugün Türkiye’deki problemin dinin özüne dair bir problem olduğu ortadadır. İslâm’ı ya toptan kabul edip alacağız; ya da her gelen gün onun başka bir kısmından nasıl kurtulacağımızın yollarını arayacağız.  Hz. Ömer’in o muhteşem tespiti bugün yaşamakta olduğumuz travmayı canevinden yakalıyor: İnandığın gibi yaşamazsan, yaşadığın gibi inanırsın!

9 Mart 2018
Fikret Çetin

Kaynakça/Dipnot   [ + ]

1. http://www.hurriyet.com.tr/demirel-ahkam-ayetlerine-donusu-onermek-irticadir-39112375
2. Buhârî, 3456; Müslim, 2669
3. Buhârî, 5332
Gereksizse Sil

Bir Yorum Yazın