İslamcıların Mısır tecrübesi: Diktatör gitti diktatörlük duruyor

Fetih Medya
Fetih Medya Haber Merkezi
⌚Haberin Tarihi: 18 Şubat 2017

11 Şubat 2011’de Başkan Yardımcısı Ömer Süleyman, Tahrir Meydanı’nda toplanan binlerce protestocuya, Başkan Muhammed Hüsnü Mübarek’in görevini bırakıp orduya teslim olduğunu bildirdi ve “Allah adımlarımıza rehberlik etsin” sözleri ile konuşmasını tamamladı.

 

 

Son 18 günlerini bu anı beklemekle geçiren yüz binlerce göstericinin tepkisi, adeta kükrecesine sevinç çığlıkları atmaları oldu. Bayrakları kaldırdılar ve “rejim aşağı” şeklindeki sloganları, “rejimi düşürdük” haline geldi.

 

 

O zamanlar birçoğu Mübarek’in istifasının Mısır’ın özgür olduğu anlamına geldiğine inandı; Mısırlılar kendi liderlerini seçebileceklerdi ve ülke sonunda demokrasi yolunda ilerliyordu. Mübarek protestocuları öldürmek için komplo kurmaktan dolayı yargılanıyordu ve er ya da geç adalet yerini bulacaktı.
Zafer kısa sürdü

Mahkeme sırasında eski cumhurbaşkanı ve oğulları bir kafesteki demir parmaklıkların arkasından bakıyor oluşları; kimsenin hayal bile edemeyeceği bir durumdu. Zira bu diktatör, 30 yıllık boyunca ülkeyi yönetmeyi, muhalifleri zulüm ve baskı ile kontrol altına alarak, yargısız infazlar yaparak, yolsuzluklar yapma sureti ile şahsi çıkar sağlayarak gerçekleştirmişti.

 

 

Ancak halkın ve haklının zaferi kısa sürdü. Mısır’ın ilk demokratik olarak seçilen cumhurbaşkanı bir darbeyle devrildi ve hapsedildi. Yeni diktatör Abdel Fattah el-Sisi iktidara gelmesi ile, Mübarek’in hapishane hücresinden ziyade, affedileceği bir ortam oluştu.
Devlet içinde devlet

Ordu Mısır politikasına geri dönerken; birçok kişi, seçkin azınlık için toplu olarak ayrıcalık sağlayan eski rejiminin uygulamalarının da geri dönüşünü öngörmüştü. Muhaberat, polis, yargı ve medya bu derin devletin bir parçası, ancak hiçbirinin ordudan daha fazla etkisi yok.

 
Mübarek’in bulunduğu demir parmaklıklarda artık Mursi var
“Ordu Mübarek’in oğlunu istemiyordu”

Mısır ordusu genellikle devlet içinde devlet olarak tanımlanmıştır. Kendi işletmelerinin birçoğuna – hastaneler, kulüpler, restoranlar, fabrikalar ve oteller – kendi kârları orduya geri gönderiliyorlar. Tahminler, ordu tarafından kontrol edilen ekonominin payını yüzde 40 gibi yüksek bir orana ulaştığı yönünde. Dolayısıyla, bu kazanç ve statünün hepsini korumak diktatör rejimin en büyük önceliği olagelmiştir.

 

 

Ordunun Mısır toplumu üzerinde ne kadar sıkı baskı kurduğu 2011 devrimi ile gün yüzüne çıkmaya başladı; Ancak ordu uzun yıllardır iktidardı ve vazgeçmeye hiç de niyeti yoktu. 1952’de, Özgür Memurlar hareketi İngiliz destekli monarşiyi devirdiğinden bu yana, yalnızca askeri sistemin içinden geçenler Mısır’ın yönetimine katılabildi.

 

 

Bu düşünceyle, Mübarek’in oğlu Cemal’ı, zamanı gelince kendi yerine geçmesi için hazırlaması, ordunun hoşnutsuzluğuna neden olacaktı; çünkü Cemal asker değildi. Buna ek olarak, eski cumhurbaşkanı, ekonomiyi, ordu tekelini baltalayan özel işletmelere açma suçuyla yargılanıyordu.

 

 

Protestocuların gittikçe artan baskısı ile birlikte bu faktörler ordunun 2011 yılında Mübarek’i feda etmesini kolaylaştırdı; Ama istifa ettiği gibi ortadan kaybolmak yerine, ordu sadece Mısır üzerindeki kontrollerini eski haline getirmek için bekledi. Öte yandan onu serbest bırakmaları halktan şiddetli bir tepkiye yol açardı. Ancak hapis hayatı alışılagelmişin tersine son derece konforlu olacak şekilde düzenlenebilirdi. Her şeye rağmen Mübarek’de onlar gibi bir askerdi.

 

 

Tabii ki, Kasım 2014’te Kahire Ağır Ceza Mahkemesi, usulsüzlükler gerekçesiyle Mübarek aleyhinde açılan davayı temelsiz buldu. Aynı zamanda son içişleri bakanı Habib el-Adly ve altı eski içişleri bakanı da beraat etti.

 

 

Mübarek’e karşı yapılabilecek tek başarılı suçlama yolsuzluk olacaktı. Ancak bu suçtan bile, yalnızca üç yıllık bir hapis cezasına çarptırıldı ve 2015’te bir hâkim bu cezanın tamamlandığına hükmetti.

 

 

Hapishane değil, adeta otel

Bir yıl sonra New York Times, Mübarek’in gözaltına alındığı Maadi Askeri Hastanesi’ndeki koşullarla ilgili bir makale yayınladı. Muhalefet üyelerinin halen tutulduğu ve işkence gördüğü -halk deyimi ile bağlansa dahi hayvanların bile durmayacakları- hücrelerin durumu kısıtlı bir tepkiye neden oldu. Oysa aynı hastanede Mübarek, düzenli çiçek, gazete, paket servisi ile karısı, iki oğlu ve torunlarının ziyaretini yaşamıştı. Hatta penceresinde Nil nehrinin güzel manzarasının keyfini de yaşıyordu.

İlgilinizi Çekebilir:  Taliban'dan ABD üssü korumalarına saldırı: 8 ölü

 

 

Yetkililer, Mübarek’i birçok hayata mal olan eylemlerinin hiçbirinden sorumlu tutmadılar. İş adamı Hüseyin Salem aylarca Mısır’a dönmeye hazırlanıyor. 2011’de ülkeden kaçan Salem kara para aklama ile haksız kazanç sağlama suçundan, gıyabında 15 yıl hapse mahkûm edildi ve 4 milyar ABD doları para cezasına çarptırdı.

 

 

Salem şimdi Mısır hükümeti ile 596.5 milyon dolarlık bir anlaşma imzaladı ve böylece yolsuzluk suçlamaları feragat edildi ve ailesi ile birlikte kovuşturma korkusu olmadan Mısır’a geri dönebilir.
Rabia katliamının sorumluları cezalandırılmadı

İstifa etmesinin altı yıl sonra Mübarek’i Mısır’ın 18 günlük ayaklanmasında protestocuları öldürtmesinin hesabının sorulamıyor oluşu, Mısır’daki yetkililerin keyfini çıkarmayan, “cezasız kalma” kültürünün bir simgesidir. Bu cezasızlık kültürü, şu anda ülkedeki muhalefete karşı uygulanmakta olan baskı ve zulmü kat be kat arttırıyor.

 

 

Ağustos 2013’te bir hâkim, tek bir polis memurunu öldürdüğü için 37 kişiyi ölüm ve 491 kişiyi de ömür boyu hapis cezasıyla cezalandırdı.

 

 

Ancak Rabia Meydanı’ndaki 1.000 kadar protestocunun katledilmesi ile ilgili olarak hiçbir resmi görevli için suçlamada bulunmadı.

 

 

Müslüman Kardeşler ‘zafer’ mi kazanmıştı?

Hüsnü Mübarek’in devrilmesi ve yapılan seçimler sonucu Müslüman Kardeşler’in iktidara taşınması görünürde bir ‘demokrasi zaferi’ olarak görünse de, Mısır’ın derin devlet yapılanması hala varlığını sürdürdü ve bu durum İslamcılara yönelik eleştirilerin bir veçhesini oluşturuyordu. Demokrasinin var olan düzeni değiştirmek için uygun bir yöntem olmadığını savunan ve kendisi de Mısırlı olan El Kaide lideri Eymen ez Zevahiri, “Diktatör gitti, diktatörlük duruyor” başlıklı konuşmasında “Yolsuzluklar, sistemdeki bozukluklar devam edecekse ‘O zaman neden kendisine (Hüsnü Mübarek’e) karşı ayaklandık’ demişti.

 

 

Kendisi de bir dönem Müslüman Kardeşler ile yakın bir şekilde Mısır’da İslami çalışmalar yapan Zevahiri, Muhammed Mursi’ye acilen İslam hukukunu yürürlüğe sokması talebinde bulunmuş ve şu sözlerle ‘aksi takdirde değişimin gerçekleşmeyeceğini ileri sürmüştü:

 

 

“Hedef; İslam’la hükmetmektir. İslam’la yönetilmeye iletmeyecek bir şekilde iktidara gelmek için çaba sarfetmek bir felakettir. En büyük felaket ise iktidara gelip de İslam dışı ya da İslam karşıtı veya da İslam’a düşmanlık eden kanunlarla yönetmektir. Değişimin temel nişaneleri vardır. Genel olarak Mısır’daki tüm dürüst insanların, özellikle de İslami harekettekilerin bu gerekleri yerine getirmesi gerekir. Aksi takdirde yolsuz rejim bizim dinimizi ve dünyamızı bozmaya devam edecektir. ”

 

 

Hakimiyet kimindir? Halkın mı yoksa o halkın yaratıcısının mı? Eğer ‘egemenlik halkındır’ deyip İslam düşmanlarına karşı kendimizi salarsak daha savaşa girmeden yenilmiş oluruz.

 

 

‘Dünya güçleri bize karşı çıkıyor’, ‘buna izin vermiyor’ bahanesiyle bu şer’i farizanın yerine getirilmesi hususunda zayıflamayacağımızı umuyorum. Şeriatın nüfuzunu ve hakimiyetini engellemek için buna benzer özürleri Hüsnü Mübarek sunuyordu. Eğer onun gibi yapacaksak neden ona karşı ayaklandık?!”

 

 

Devrimin ilk günlerinde, dünya üzerindeki insanlar Mübarek’in istifasının özgürlük anlamına geldiğine ve otuz yılı aşkın bir süredir devam eden dokunulmazlığın sona ereceğine inanıyordu. Aslında, bu sadece başlangıçtı… Müesses nizam adeta kendini yenilemiş ve belki de bu süreçten daha güçlü bir şekilde çıkmıştı. Ancak halk kitlelerinin diktatörleri devirmeye yönelik inancı yükseldi.

 

Kaynak: Mepa News

 

Fetih Medya- Haber Merkezi

 

Bir Yorum Yazın

    • Yeni Sitemizi Nasıl Buldunuz?