DİNDE SİYASET VAR MIDIR? YOK MUDUR?

Yazar: Müsennif Velioğlu - Yazının Tarihi: 18 Mayıs 2018 | 3 Ramazan 1439 Cuma 10:15

Bir hoca arkadaşım zaman-ı mazide bana şöyle demişti “Hocam, üç şey vardır ki, bunlarda bütün cahiller alim kesilir; “Din, Tarih, Sağlık” işte bu münasebetle aynı bu sayfada kendisine tahareti tarif et desen, sanki ona, shakespeare’ in eserinden bazı pasajlar sormuşsun gibi yüzünde ki büsbütün manasızlık ve hiçlikle size hiç bir şey bilmediğini hal lisanıyla izhar eden arkadaşların ortaya çıkması kaçınılmaz bir gerçektir. (Ne yapalım, benimse alın yazım, yokuşlarda susamak…)

 

Efendim birinci mesele, Dinde siyaset var mıdır? Yok mudur? Meselesi;

kahretsin bu Siyonizm’i ki Cumhuriyet kuruldu kurulalı siyasete alet etmeyin” sözünü bir slogan olarak kullanıp kendi medyası eliyle de hem İslam ile alay etmiş hem de bu sözü Müslümanlara benimsetmiştir. Ve bu Müslüman kardeşim ise kesesine zerre kadar yanılmazken, önüne dini bir mesele geldiği zaman aptallara şapka çıkartacak kadar düzeltilmesi imkânsız olan hatalara düşmüştür.

 

Kardeşler Dinde siyaset yok demekle camide Muhammed, Allah yok demenin (teşbihte hata olmaz) arasında ne fark vardır acaba? Siyaset İslami bir kelimedir bunun zıttı olan ise politikadır. Bu politika kelimesi Fransızca olup çok yüzlülük manasına gelir ki, işte bu adilik, şerefsizlik ve pespayelik İslam’da gerçekten yoktur.

 

bilmez mi ki Mescid-i Nebevi hem cami, hem komuta merkezi, hemde (tabir-i caizse) bir parlamentodur. İbadetler burada, savaş kararları burada, ekonomik, sosyal ve iktisadi kararlar da yine bu Mescid-i Nebevi de alınırdı. Ama ne yapsın kesesine kurnaz, dinine ise “echelu men fil ardi” (yeryüzünün en cahil adamı) olan 21. asrın Müslümanı, (HAŞA) Allah ve Resulünü camilere kilitlemiş “siz burada durun ve camiyi yönetin. Siz dünya işlerinden anlamazsınız bunu en iyi roma bilir “ Diyecek kadar ileri gitmiştir.

 

İşte at izinin it izine karıştığı böyle fitne dolu bir zamanda bir kaç yürekli Müslüman İslam’da siyasetin var olduğunu kanıtlamak ve siyaseti İslam’ın emrine vermek için kollarını sıvadığında, kâfir ve eli kanlı siyonistler tarafından değil de, bunların senelerce kanalları vasıtasıyla güttüğü, Müslüman kardeşleri tarafından “Dinde siyaset yapmayın” narkozuyla engellendiler. (Yanlış mı konuşuyorum?)

 

Hülasa; Dini siyasete alet etmek haram ama siyaseti İslam’ın emrine vermek her Müslüman üzerine vaciptir.

 

Bütün bu malumatlardan sonra gelelim Milli Görüş gömleğini (zaten kendisine pek dar geliyordu) çıkarttığını ikrar eden, aslını kaybedip neslini Amerika’daki özgürlük heykelinin altında arayan Başbakan ve şürekasına; dil edebiyatında bir kaide vardır ; العبرت للخواتم  (itibar sonadır) Bu itibarla yola İslam’ı müdafaa etmek için Milli Görüş gömleğiyle çıkan, daha sonraları ise Siyonizm’in pamuklu şekerini görünce gömleğinin yakasına, sağına ve soluna bulaştıran sonrada o gömleği çıkartmak zorunda kalan Sayın Tayyib Erdoğan’ın akıbetinin iman üzere olmasını Cenab-ı Allahtan niyaz ederiz. Çünkü biz elhamdülillah Müslümanız ve hiç bir Müslümanın imansız gitmesi şöyle dursun bütün kâfirlerin hidayete ermesini temenni ederiz.

 

Şimdi bu konuyla ilgili Hüseyin Avni hocanın bir makalesini buraya yazmak istiyorum lütfen dikkatle okuyunuz.

 

Garip ve acı bir intihar

 

Besmele, hamd, salât ve selâmdan sonra…

Politikanın, politikacı ve politikaya muhatap olan halk kitlesi açısından birçok kanun ve esası vardır. Denilebilir ki, muhatap halk kitlesine nispetle politikanın birinci kanunu hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı, başka bir ifadeyle de her şeyin göründüğünden farklı olduğudur. Bu acı ve dehşetli hakikatten haberi olmayan gerçekte saf ama kendilerince son derece açıkgöz olanlar muvazaaların ve şeytanlıkların farkına varamazlar. Her dem kuklaları gerçek kişiler zannıyla seyrederler; ipler parmaklarında olan arkadaki asıl oyuncuyu hiçbir zaman keşfedemezler. Bu sebeple de zaman-zaman kendi kuyularını kazarlar. Aslında başkasına hayır manasındaki bazen bir takım şartlarla isabetli sayılabilecek geçici ve istisnai siyasi manevraları, daimi bir aidiyet ve mensubiyet sebebi kılıp aslî siyasetleri hâline getirirler… Böylece varlıklarının en büyük sinsi (belki de aşikâr) tehlikesi olan politikaları ve politikacıları avuçlarını patlatırcasına alkışlarlar. Hatta onların mahalli sözcüleri ve temsilcileri olmakla yetinmezler; sırılsıklam âşık amigolar şekline bürünmeye bile razı olabilirler. Kendi idam sehpalarını kendileri kurarlar… Yağlı urganlarını ve ilmeklerini kendileri hazırlarlar… O ilmekleri kendi boğazlarına kendileri geçirirler… Ve nihayet altlarındaki sandalyeye tekmeyi kendileri vururlar… Kelimenin tam ve hakiki manasıyla intihar ederler. Kazıklı Voyvoda’nın başkalarına yaptığını kendilerine yaparlar… Böylece siyaset bilmezlikleri, saf köylülükleri ve kahredici ufuksuzlukları sebebiyle usta bir şekilde başlatılan, geliştirilen ve neredeyse sancağı burca dikilmek üzere olan ulvi bir dava ile beraber -şayet olağan üstü bir ilâhî yardım yetişmezse- tarihe gömülürler…

 

Kurtuluşu, daha çok kendileri için tezgâhlanan bir pazarlık ve satışa dayanan post modern operasyonların cebri tecavüzü ile doğurtulan, kısa zamanda büyütülen, vazifelendirilen ve mıntıka amiri yapılan sözleşmeli ve işbirlikçi ekibe bende ve amigo olmakta görebilenler… En yetkili ve dahi yetkili ağızlardan söylenen ya resmi hale gelin veya kurslarınızı (medreselerinizi) kapatın; bize zararlı oluyorsunuz şeklindeki kesin emir mahiyetindeki sözlere kulaklarını ısrarla tıkayanlar hal dilleriyle sanki şöyle diyorlar:

 

Ben güzelim o çirkin

Başkalarının din düşmanı çirkin, bizimkisi’ ise cici… Başkalarının hırsızı kör, ‘bizimkisi’ badem gözlü… Başkalarının din ve vatan satıcısı hain, bizimkisi’ üstün hikmet sahibi, vatanperver ve Aslan Yürekli Rişar… Başkalarının belli yaştakilere Kur’an öğrenmeyi ve öğretmeyi yasaklamayı düşüneni ve teklif edeni din karşıtı, ‘bizim’ bunu bizzat yasaklayan ve kanunlaştıran bir bildiği olan dindar… Başkalarının sekiz yıllık mecburi eğitimcisi Kur’an kurslarını baltalayan ve yıkan, bizim’ onüç yıllık mecburi eğitim yanlısı adamımız ise dindarlığı tartışılamayan… Başkalarının hovardası ve hovardalığı isteyeni kötü, ‘bizim’ kanunla zinayı -kendi ‘suçtur’ tekliflerinden vazgeçmekle- suç olmaktan çıkaran iyi… Başkalarının domuz taraftarları kötü, ‘bizim’ Allah’ın yasakladığı domuz etini kanunla serbest yapanlarımıza laf yok… Başkalarının faizcisi fena, ‘bizim’ ‘faiz haramdır deyip senelerdir bizi kandırdılar; faiz asrımızın gerçeğidir’ diyen maşukumuz masum… Başkalarının yabancı kadınlarla tokalaşanı günahkâr, ‘bizim’ kendi tokalaşması ve hanımının başkalarıyla tokalaşmasına göz yumması şöyle dursun, onu başkasına öptüren adamımız bulunmaz Hint kumaşı… Başkalarının haremlik selamlığa uymayanı kabahatli, ‘bizim’ bir parça da olsa haremlik ve selamlığa uyanlara bırakın o kafayı diyen yiğidimiz suçsuz… ‘Bizim’ onlarca kilise ile binlerce kilise evi açan ve açtıran… Başka bir vadide yine kendileri gibi malum kesimlere başka bir yandan taşeronluk yapan ve mesleğinde son derece başarılı papazları övmekle bitiremeyen diğer bir taife ile ortak çalışan… Onlarla beraber “dinler arası diyalog”, “barış” ve “hoşgörü” çalışmalarına son gaz gayret eden… Müslümanları Hıristiyan topluluğuna sokmak ve onların karartısını çoğaltmak için “kim bir topluluğun karartısını çoğaltırsa o onlardandır” hadisiyle amel ederek olanca gücü ile çalışan adamlarımızın ne günahı var?(!)… Daha ne yapacaklardı?! Temel eğitime mecbur edilen İslâm’ın mükellef saydığı on iki, on üç, on dört ve daha yukarıdaki yaşlarda olan kız çocukları için başörtüsü hürriyeti istemek hangi (kimilerince) gericinin haddine düşebilirdi?

 

Hoca efendilerimiz ile en has ve hakiki dervişlerimiz bunlara ve aşağıdakilere acaba ne buyururlar?

Bir yandan mahiyet, ilke ve esasları belli olan beş yıllık mecburi temel eğitimi üç yıl ilâve ile sekiz yıla çıkaran, böylece Kur’an kurslarını ve medreseleri neredeyse sıfırlayan siyasilere ateş püsküren… Diğer yanda ise bu üç sene zammını yeterli bulmayıp beş sene daha ilâve yaparak mecburi eğitimi on üç yıla çıkaran… Böylece, bir yanda zina etmekten domuz eti yemeye varıncaya kadar özgürlükleri olanca bir şekilde artırmak ve genişletmek hürriyet perverliğini kimselere bırakmayan, öte yanda ise dinlerini kendi istedikleri gibi öğrenmek talebinde olan -Hıristiyan ve Yahudilere değil de-sadece Müslümanlara bu hürriyeti fazla gören ve kendi siyaseti için zararlı bulan… Lakin onlara -şükür ki- kırk katır ile kırk satırdan birini seçmek arasında bir özgürlüğü lütfeden… Böylece -sebepler dairesinde- kalan üç beş kurs ve medresenin de kapılarına kilit asacak olan bizimkilere bakalım ne diyecekler?

 

Parti amigoları halini alan değerli hoca efendiler ve has dervişler muhtemelen şöyle diyorlardır:

Oh iyi oldu, daha ne yapacaklardı?… Bizi bu Kur’an kurslarının ve medreselerin dert ve külfetinden kurtardılar… Artık çocuklarımızı büyüğümüz nezdinde olan utanmak sebebiyle malum mekteplere verememek eziklik, gerilik ve zilletinden halas olduk; sağ olsunlar var olsunlar… Hem, medreselerdeki kızlarımız bekâr kalıyorlardı; artık böylece meseleleri mekteplerde kendiliğinden çözülmüş olacaktır… Artık kurtuluşumuz medreselerden uzak durmakta ve mekteplere girip okumaktadır… Nihayet kurtuluşun mahallenin bir ucunda bir kız medresesi, diğer ucunda da bir erkek medresesi kurmakta olduğu şeklindeki altın söz -hâşâ- artık zaman aşımına uğramış ve tarihe karışmış, belki de yanlışlığı anlaşılmıştı…

 

Bu denli kendine ve yoluna düşman başka bir camia ne mümkün görünsün!.. Bu seviyede cellâdına âşık bir taife ne mümkün bulunabilsin!.. Böylesine bir karşılıksız aşk yaşayan, hatta Aşkın bîmâriyle hoşem, el çek ilâcımdan tabip diyebilecek kadar bu kara sevdayı ilerilere götüren ve kendinden geçmiş olan başka bir zümre ne mümkün tasavvur edilebilsin!..

 

İsterseniz meseleyi baştan ele alalım:

Allah’ı ve Resulünü yani İslâm’ı, siyasi, iktisadi, hukuki, eğitim ve diğer hiçbir işine karıştırmamak inancını temel felsefe ve aslî varlık sebebi kabul eden bir siyasi düzenin, İslâm’ı öğretecek, yayacak, ayağa dikecek ve yaşatacak müesseseleri kurmak çelişkisine bile-bile düşmeyeceğine göre… Diyânet’i, İmam Hatipleri ve İlahiyatları neden kurduğu açık değil miydi? Burada şunu da ilâve edelim: Biz sözü edilen kurumlarda yer alan fakat sözü geçen maksat ve hedefe âlet olmayan kimseleri tespitinizden elbette ayrı tutuyor, sadece o müesseselerdeki temel kuruluş mantık ve niyete dikkat çekmek istiyoruz.

 

Resmen lağvedilen medreselerin ve kaldırılan İslâm yazısının köklerinin fiilen kazınması lazımdı… Allah’ın gönderdiği ve Resulünün getirdiği İslâm yerine lâik çerçeveye oturtulmuş, sınırları belirlenmiş ve zararsızlaştırılmış bir İslâm’ın yerleştirilmesi gerekiyordu!…

 

Bu inkılâplar devamlılık kazanmalıydı… Hani birileri sürekli devrim diyorlardı ya, işte öyle bir şey… Bu hedef için kurulan Diyanet, İmam Hatipler ve İlahiyatlar maksada bir hayli yaklaştırdıysalar da yeterli olamamışlardı. Medreselerin tamamen ve fiilen lağvı için başka adımlara da ihtiyaç vardı. Geçmişlerimizin kitaplarını bir yana attıracak kitaplara ve Ümmetin yavrularını mütevazı ve köhne medreselerden uzaklaştıracak sivil gibi gösterilecek modern mektep, kolej ve üniversitelere ihtiyaç vardı. Nitekim bir-bir buçuk asır evvel İngilizler Hindistan’da Müslümanlara yine böyle yapmışlardı. Şimdi de öyle yapılıyordu ve yapılmaktaydı… Yine de yetmemişti… PKK ve (!) icat edilmişti; fikir ifsadı, baskı ve tehcirlerle doğu ve güneydoğu medreseleri neredeyse tamamen yok edilmişti. Maksada ve hedefe iyice yaklaşılmıştı… Ancak ırkçılık zihniyet ve düşüncesinden veya o manyetik sahadan uzak olanlara ait medreseler memleket sathında hâlâ devam ediyordu… Mevzii de olsa direnenler hâlâ vardı… Öldürücü ve noktayı koyucu esaslı bir darbeye ve okkalı bir şamara daha hacet vardı… Mecburi eğitim sekiz seneye çıkarılmalıydı ve böylece Kur’an kursları ve medreseler iyice silinmeliydi… Çünkü fikirlerince on beş yaşından sonra artık medreselere rağbet kalmayacaktı. Bu da yapılmış ve hedefe bir hayli daha yaklaşılmıştı; ama yine de direnme devam ediyordu… Nihayet belki de son öldürücü darbe gelmişti; on üç yıl mecburi eğitim Artık yirmi yaşından sonra kurslara ve medreselere kim gidecekti?…

 

Önceki sekiz yıllık mecburi eğitime İslami Eğitim’in selameti adına karşı çıkanların ve yeri göğü inletenlerin burada dut yemiş bülbüle dönmeleri ne pahasına olursa olsun parti yandaşlığından başka ne ile izah edilebilirdi?.. Kur’an talim ve terbiyesinden yana gibi görünüp sekiz yıllık mecburi Eğitim’e veryansın eden ama yeni bir vakit gelince ve yeni bir şafak atınca deş yıllığa ilâve olarak getirilen sekiz yıllık mecburi eğitim ile beraber toplam on üç yıllık mecburi eğitime ses çıkarmayanların tavrı başka nasıl anlaşılabilir ve anlatılabilirdi?..

 

Bu arada İnkılâp taraftarlarının ve hizmetçilerinin daha da geniş ve derin ufuklu olmak düşüncesi pek tabiiydi… Medreselerin henüz lağvedilemediği ve İslâm harflerinin kaldırılmadığı, kıyafet inkılâbının yapılamadığı halkı Müslüman olan değişik memleketler de vardı… Oralarda eğitim ve öğretimin birleştirilmesi kanunu da yoktu… Zikri geçen yerlerde dahi mektepler açarak inkılâpları oralara da ihraç etmek, o coğrafyalardaki medreselerin de usta bir şekilde kökünün kurutulması tabiidir ki birçok hizmet ehli katında mukaddes bir vazifeydi… Lâtin alfabesinin oralara da yerleştirilmesiyle İslâm harflerini o yabancı memleketlerden dahi dâhiyane bir yolla kaldırmak gerekiyordu… Kıyafet inkılâbını oralara da taşımak icap ediyordu… O mıntıkalarda inşa edilen mekteplerde okutan ve okuyan kızların da başlarının açılması ve eteklerinin diz kapaklarının üzerine çekilmesi, mahalli ve başka çeşit şarkıları okuyabilecek mertebeye çıkarılmaları onlara göre kesinlikle mühim bir ibadet idi… Bütün bunlar elbette az bir hizmet değildi; anlıyorsunuz, değil mi?…

 

Aklı gözünde

Hâsılı, Amerika ve ’nın tertipleri istikametinde ve destek atışları altında kıran kırana bir mücadele veriliyordu… Birçok yanıyla eskiyen ve aşınan, bir nice noktada da Amerikalı ve batılı ağa babalarının tekerine artık az da olsa takoz olmaya başlayan bilmem hangi maşa örgüt, bizzat sözü edilen ağalan tarafından kısmen tasfiye ediliyordu… Yerine aynı ağalar tarafından daha taze ve tam itaatkâr, emre uymakta hiçbir şekilde ayak sürümeyen yenisi ve zindesi getiriliyordu… Aklı gözünde olan halka ise bu işin ilk yarısını, yani sadece kısmi tasfiye işini kuklaların yaptığı zannı uyandırılıyordu… Böylece kahramanlaştırılmaları hedefleniyordu… İkinci yarısı yani yeni bir zinde örgüt oluşturulduğu ise onların gözünden itina ile gizleniyordu… Bu arada her bir yana iyice ve güzelce yayılan semerci öldü haberiyle sıpalar sevindiriliyordu… Ancak bilenler biliyordu ki, eşekler eşek oldukları müddetçe onlara semer yapacak bir semerci mutlaka bulunacaktı… Ve nitekim derhal bulundu da… Bu alışık olunmayan yeni semercinin yepyeni semerleriyle sırtların ne hâle geleceği hesaba katılmıyordu… Çünkü değişik okus pokuslar ile meselenin hakikatinin görülmesi ve anlaşılmasına mani olunuyordu… İşin daha da kötüsü yapılanın vahametini anlayıp tiz perdeden o kendine has namesiyle ağlayabilen tecrübeli kart eşekler de kalmamıştı… Hemen hepsi tecrübesiz sıpalar ayarındaydılar…

 

Bütün bu neredeyse olağan üstü olan işleri maharetle becerenler -Allah âlem- hem keyifli hem de dertli ve mahzun bir sedayla şöyle terennüm ediyorlardı:

Ninni din bekçileri(!) ninni… Ninni dervişler(!) ninni… Uyuyun da büyüyün ninni… Çünkü içinde bulunduğunuz zaman ve zeminde dişe dokunur ve istenilen seviyede bir büyümek ve büyütülmek ancak uyumanız ölçüsünde olacaktır; vesselam…

Hasbunellahu ve ni’me’l-vekîl…

Yazıyı salât ve hamd ile bitiriyorum…

İbrahim SARI

Bir Yorum Yazın